Bana geçen hafta "175 dakika bir salonda oyun izleyeceksin, bir defa bile saatine bakmayı düşünmeyeceksin" deseler inanmayacağım gibi tercihim o oyuna gitmemekten yana olurdu büyük olasılıkla.
Ama nasıl olduysa bir cesaret İKSV'nin düzenlediği 30. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin açılış oyunu "Lacrima"ya (Strasbourg Ulusal Tiyatrosu) gittim ve benzerine çok az rastladığım bir tiyatro büyüsü yaşadım. Hani bir sahne işine büyük paralar harcanacak, sponsorlar, ortak yapımcılar sıraya dizilecekse ortaya da böyle bir şey çıkmalı. Seyirci izledikten sonra "Şart mıydı yani" dememeli. Oyunun hem gayet değerli, seyirciyi üzerine düşündürdüğü bir sözü hem de bunu söylerken kurduğu görkemli ve inandırıcı bir dünya var.
Uluslararası sahnenin çarpıcı yönetmenlerinden, baba tarafı Cezayir, anne tarafı Vietnam ve Hindistan kökenli olan Caroline Guiela Nguyen'in yazıp yönettiği oyun, bir İngiliz prensesi için sipariş edilen baştan aşağı incilerle işlenecek gelinliğin Paris'teki bir modaevinden Alençon'daki dantel atölyelerine, oradan Mumbai'deki nakış ustalarına uzanan küresel üretim sürecini anlatıyor.
Aslında prensesin 27 dakika üzerinde taşıyacağı elbise uğruna çekilen eziyetleri, kör kalma tehlikesiyle işlenen nakışları, haute couture dünyasında tamamen görmezden gelinen emeği, bütün o ışıltının içine işleyen kan, ter gözyaşını anlatıyor demek daha doğru. Sonunda o gelinlik depolarda Lady Di'nin gelinliğinin yanında yerini alacak ve kimse o dantelleri boynu tutularak, parmakları uyuşarak yapanın kim olduğunu, gözünün son nurunu o ilmeklere akıtan nakış ustasının akıbetini bilmeyecek.
İşte "Lacrima" ki gözyaşı demek, tam da bu emeğe çeviriyor odağını. Sahnedeki bütün o göz kamaştırıcı kumaşlar, inciler, boncuklar arasında kamera seyirciye yakın plan o sızlayan parmakları, o glokom yüzünden yakında görmez olacak gözleri gösteriyor. Sahnede kamera kullanımının nasıl işlevsel ve anlamlı olabileceğinin kusursuz bir örneği.
Atölyelerde terziler, ustalar harıl harıl çalışırken biz de kalan saatleri sayıyor, adım adım sona doğru yaklaşıyoruz onlarla birlikte. Bir yandan da o insanların hayatlarına giriyor, birinin kocasından gördüğü şiddete, diğerinin ailede yıllarca ört bas edilmiş bir genetik hastalıktan çeken torununa, diğerinin kızıyla ilişkisine tanık oluyoruz. Çarkın birer dişlisi değil insan olduklarını görüyoruz, gelinliğin ne olacağıyla beraber, hatta daha fazla onları merak ediyoruz.
Oyun bu kadar çok hikâyeyi aynı anda anlatırken ne odağını kaybediyor ne seyircinin dikkatini. Üstelik ülkeler ve diller (Fransızca, İngilizce ve Tamilce) arasında ustaca geçişlerle üç ülkeden eş zamanlı olarak aktarılıyor süreç.

4