Babadan oğula geçen sevgisizlik zinciri

Herkes babasıyla arasının iyi olduğu, babadan yana travmasız bir çocukluk geçirse, aslında babalar sevmeyi bilse korkarım yeryüzünde pek az oyun yazılacak, pek az film çekilecekti. Çocuklukta yaralar açan, yaşlanıp güçten düşen, yetişkin olmuş evlat tarafından o haliyle bazen affedilen, bazen affetmeye bile geç kalınan babalar izlediğimiz, okuduğumuz ne kadar çok işin başköşesinden bize el sallıyorlar.

Yeni perde açan "Sürüklenmiş" de onlardan biri. Oldukça tanıdık bir hikâyesi var: Yer Britanya'da bir sahil kasabası. (Yazarı Tim Foley kendi baba memleketi olan Seaton Carew'yı yazmış, bence biz kıyı şeritlerimizden herhangi bir müsilajlı bölgeyi düşünebiliriz, deniz pis özetle, hatta zehirli.) Hani herkesin birbirini tanıdığı, içine kapalı, biraz da kasvetli yerlerden. İki erkek kardeşten büyük olanı; Mark, o kapalı hayattan çıkıp 'kendini kurtarmış'. Öyle denir ya, sanki geçmişten, hele hele çocukluktan kendini kurtarman mümkünmüş gibi. Tiny ise kalmış ve son yıllarda da babalarının bakımını tamamen üstlenmiş.

Şimdi, uzun süredir görüşmeyen iki kardeş o zehirli denizin kenarında buluşup ölmekte olan babalarının cenazesini ve sonra yapılacakları planlamak zorundalar. Ve tabii ki bütün o gitmekle kalmak arasında geçen zaman, öncesinde yaşananlar, babalarının anlattığı denizci efsanesine inandıkları çocukluk günleri, sevilmeyi bilmediği için sevmeyi de beceremeyen babaları, hatırlananlar, unutulanlar ve belki kendisi de gidemediği için öfkeli olan babayı affedip affetmeme meselesi dökülüyor ortaya.

Metnin en önemli artısı, bu çok işlenmiş ve ağır konuları deşerken terk etmediği mizahi dili. İbrahim Çiçek'in çevirdiği ve yönettiği Satsuma Sahne – Tiyatro Kintsugi yapımı "Sürüklenmiş"in bir de bu dilin hakkını verecek, karakterleri de seyirciyi de duygu sellerine kaptırmayacak, dengeyi tutturacak yetkinlikte iki oyuncuyu bir araya getirmek gibi bir şansı var: Tuğrul Tülek ve Rıza Kocaoğlu. Üstelik birbirini çok iyi tanıyan, Dot'un o yeni kurulduğu güzelim yıllarda aynı sahneyi paylaşmış iki aktör onlar ve "Kürklü Merkür"ün de üzerinden neredeyse 20 yıl geçmiş. İkisini tekrar birlikte izlemek çok güzeldi, gerçekten iki iyi oyuncunun birbiriyle uyumlu performansı olmadan kotarılacak bir oyun değil.

İbrahim Çiçek, bütün o anıların ve müsilajın yapış yapışlığını hissettiren kıyıda iki oyuncuya yıllar önce kopan kardeşlik bağlarını yavaş yavaş tekrar kurma alanı başarıyla açmış. Serinkanlılıkla ve dediğim gibi duyguların bam tellerine gereksiz yere basmadan. Kerem Çetinel imzalı sahne (sahilin ve hayatın orta yerinde devrilip sürüklenmiş dev bir ağaçla) ve ışık tasarımı son derece etkileyici. Özellikle iki kardeşin kamp sahnesi ve tabii ki seyircinin nefesini tutarak izlediği dalgaların kabarma sahnesi. Taner Güngör ve Ferhat Güneş'in hareket tasarımını anmalıyız burada.