Yazar, ABD ve İsrail'in emperyal politikalarının Ortadoğu'yu istikrarsızlaştırdığını, uluslararası hukuk ve kurumların etkisiz kaldığını iddia ediyor. Bu sorunlara çözüm olarak Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan'ın oluşturdukları bölgesel işbirliğin geliştiğini ve Rusya, Çin ile genişleyebileceğini öne sürüyor. Ancak bu yeni ittifak yapısı, gerçekten bölgedeki güç dengesini değiştirebilecek istikrarlı bir çerçeve oluşturabilir mi?
Son yıllarda bölgede Irak, Suriye, Libya, Ukrayna, Filistin, İran ve Lübnan gibi ülkelere, özellikle emperyal güçlerin saldırıları, kaos ortamı oluşmasına, insanlık dramları yaşanmasına, istikrarsızlık ve güvensizlik ortamları oluşmasına sebep olmuştur.
Ayrıca değişik amaçlarla ülkelerin başvurduğu vekalet savaşları da terör örgütlerinin ortaya çıkmasını ve güçlenmesini beraberinde getirmiş, bu da mevcut olumsuzlukları daha da arttırmış ve güvenli olmayan bir ortamın oluşmasına sebep olmuştur.
Bu kaos ortamı için İsrail'e de ayrı bir parantez açmak gerekmektedir.
ABD ve İsrail
Küresel olmayan ancak bölgesel olarak teolojik amaçla genişlemek ve güçlenmek isteyen Radikal Dinci Siyonizm hedefli İsrail de, başta ABD'den olmak üzere Batı'dan aldığı siyasi, askeri ve ekonomik destekle Filistin'i yok etmek, Gazze'ye çökmek, Suriye ve Lübnan'da genişlemek, İran'ı da etkisiz hale getirmek ve sözde "vadedilmiş toprakların" tamamında hegemonya kurmak için saldırgan bir politika benimsemiş olup, bunu fütursuzca icra etmektedir.
Ortadoğu'da cereyan eden olumsuz tablonun "baş mimarı" ABD'dir. ABD, İsrail'i, Ortadoğu'daki politikalarını uygulamak ve bölgede bir manivela olarak kullanmak için desteklemekte, onu "bölgedeki kalesi" olarak görmektedir. ABD'de güçlü olan Yahudi Lobisinin, bürokraside, askeri ve ekonomik yerlerdeki etkin pozisyonlarda olan Yahudi kökenli ABD vatandaşlarının da bu politikada ve uygulamalarda oldukça büyük etkisi bulunmaktadır. Hatta İsrail'in ABD'yi esir aldığı da söylenmektedir.
ABD ve NATO
ABD'nin, var olan emperyal politikalarına NATO'yu da alet ettiği bilinen bir gerçektir. Bu nedenle NATO'nun varlığına, güçlü olmasına ve geniş bir alanda etkili olmasına önem vermiş, bu nedenle NATO'yu desteklemiş ve harcamalarının çoğunu üslenmiş, ancak bunun karşılığında da NATO içinde etkin bir rol oynamıştır. Ancak bunun sınırsız olmadığının ve biat kültürü çerçevesinde şekillenmediğinin de yeni farkına varmıştır.
ABD'nin Rusya ve in'i kontrol etmek için oluşturduğu politika ve stratejisinin, NATO'nun stratejisi haline gelmesini de sağlamış, NATO'nun Rusya içlerine kadar doğuya doğru genişlemesini teşvik etmiş ve NATO'nun üye sayısının 32ye ulaşmasında etkin rol oynamıştır.
Bu kapsamda Ukrayna'nın da NATO'ya girmesi için bilerek yaptığı girişimlerle Rusya'yı kışkırtarak Ukrayna'ya saldırmasına sebep olmuştur. (Rusya'nın Ukrayna topraklarındaki stratejik yerleri kontrol etmek için NATO'nun bu girişimini bahane olarak kullandığını da göz ardı etmemek gerekir.) ABD'nin amacının, çıkacak savaşta Ukrayna'yı, NATO ülkelerini de işin içine dahil ederek azami olarak desteklemek, uzun soluklu bir savaşla Rusya'nın kaynaklarını tüketmek, onu yormak ve yıpratmak, in'le olan bağını sekteye uğratmak ve sıklet merkezini Asya-Pasifik'e kaydırarak in'i çevrelemek olduğu değerlendirilmiştir.
Bütün bu olaylarda, uluslararası hukuk ve insan haklarının tamamen devre dışı bırakıldığı, tamamen güç politikasının hüküm sürdüğü bir durum ortaya çıkmıştır. Başta BM olmak üzere hiçbir uluslararası kurumun dünyada yaşanan facialar ve soykırıma kadar dayanan kanunsuzluklar karşısında etkin olamadığı görülmektedir.
ABD'nin süregelen bu politikasının Trump zamanında agresifleştiğine, uluslararası hukuk ve insanlık değerlerinin tanınmadığına, yadırganan talep ve uygulamalarında sınır tanımayan güç politikasının hâkim olduğuna şahit olunmaktadır.
Bunların yakın örnekleri Venezuela'da, Panama'da, İran'da görülmüş, Küba'nın sırada olduğu beyan edilmiş, Grönland'da da ısrarlı olduğu anlaşılmıştır.
NATO'nun başat ülkelerinden, Trump'ın taleplerine itirazlar gelmiş, Trump da bunun üzerine, yeteri ölçüde harcamalara katılmayan NATO ülkelerine baskı yapmış, kendi başlarının çaresine bakmakla da tehdit etmiştir. İran savaşında ve özellikle Hürmüz Boğazı konusunda istediği desteği alamadığı için üye ülkeleri de NATO'dan çekilmekle korkutmaya çalışmıştır. Ancak NATO Genel Sekreteri Rutte'un, bu durumdan memnun olmayan Trump'ın gönlünü almak için sarfettiği sözler ise müttefikler nezdinde olumsuzluk yaratmış ve uygun karşılanmamıştır.
ABD müesses nizamının NATO'dan çekilmeye sıcak bakması beklenmemelidir. Müesses Nizamın, ABD'nin, geniş bir alanda hegemonya sağlamasını NATO'ya borçlu olduğunu, Pasifik Batısı ve Güney Doğu Asya'da etkinlik için, NATO ülkeleriyle bağlantılı ittifaklar kurmayı NATO sayesinde gerçekleştirdiğini, Trump dönemindeki aşırılıkların ABD'ye prestij kaybettirdiğini ve bunun etkinliğini ve gücünü de sorgulanır hale getirdiğini bildiği ve bu bilinçle hareket edeceği öngörülmektedir.

6