Aile, evlilik ve kan bağına dayanan, karı, koca ve çocuklardan ibaret, toplumun en küçük yapı taşı; onların varlığıyla var olan ve "yuva" deyimiyle mana derinliği kazanan sosyal kurumdur.
Aynı mekânı paylaşan; temeli sevgi üzerine inşa edilip, dayanışma ve güven esaslı ilişkiler kuran insanların psikolojik, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayan en temel birliktelik yapısıdır, aile.
"Aile hayatı" ise, kurulan bu topluluk düzeni ve bu çerçevede sürdürülen; dünya ve ahiret saadetine vesile olması umulan hayattır.
İçinde bu özellikleri ve bilhassa, Peygamberî ve İslâmî anlayış dokusunu barındıran aile çatısı için, Bediüzzaman; "İnsanın, hususan Müslümanın tahassüngâhı (sığınağı) ve bir nevi Cenneti ve küçük bir dünyası, aile hayatıdır"6 diyor.
Öyle değil mi
İnsan, günlük hayattaki ezici, üzücü, yorucu hâllerden; günah selinden sıyrılıp, sığındığı; "oh" diyebildiği emniyetli limanıdır, yuvalar.
Eğer, kurulan yuvanın temeli sağlam atılıp, çatısı düzgün çatılmışsa, "Küçük bir Cennet" olur, o hâne.
Güller açar yanaklarından, çiftlerin. Mutluluk şarkıları mırıldanır dudaklar; "hamd" pırıltıları akseder, perdelerin ardından.
Mutlu olurlar, umutlu olurlar. Tıpkı "Sevgili"nin hânesinde olduğu gibi, burcu burcu saadet kokar. Dalga dalga yayılır, huzur hâleleri etrafa...
Ana baba da mutlu; eş dost, ahbap da memnun; dahası, umulur ki Allah da razı olur bu birliktelikten.
Demek, mutluluk, sadece o ailenin fertlerine münhasır ve onlarla sınırlı kalmıyor. Toplumun dokusuna da aksediyor, neticesi itibariyle.

4