Âdemiz mâdem

İnsan, sanki, değmeyecek şeylere fazla değer veriyor; tıpkı, "Çoğu aza, azı çoğa vermek" tabirinde olduğu gibi.

"Gam gussa çekmek, üzülmek insan fıtratının gereğidir. Öyle olunca, üzülmemek mümkün mü" diye bir soru akla gelebilir.

Verilecek cevap: Mümkün değil.

Sevinmek neyse, üzülmek de insan yapısında, yaratılışında; normal insanlarda olan, hatta olması gereken fırî bir duygudur. Bunları yerli yerinde kullanmak da insanın iradesiyle belirlediği bir şeydir. Meselâ:

"Tatile gidemeyeceğim" diye üzülmekle, imkânı olduğu hâlde "Bir türlü umreye gidemedim" diye gam çekmek, birbirinden dağlar kadar farklı bir durum.

Eğer insan, gördüğü bir garibanın pejmürde hâline üzülmüyor da, vitrinde dikkatini çeken şık bir elbiseyi alamadığı için üzülüyorsa; Yaradan'ına karşı sorumluluklarını yerine getiremediğinden veya muhtemel eksik, kusur, ihmal ve hatalarından dolayı Cenab-ı Hakk'tan gelen bir tehdide, bir ta'zire üzülmüyor, anasından atasından, amirinden gördüğü tenkitle, tekdirle, azarla morali bozuluyor, dünyası kararıyor ve üzülüyorsa; her şeyin Rabbimiz tarafından takdir edildiğini, her takdirin ardında saklı sayısız hikmetleri, güzellikleri göremeyip başına gelen dertten, hastalıktan dolayı feveran ediyorsa burada bir anormallik olmalı!

Normal olan, hangi şeyin üzülmeye, gam çekmeye değer; hangi şeylerin pas geçmeye müstahak olduğunu iyi belirlemek; gerçeklerin rengini bu yüzüyle görerek, "Hasbunallâhu ve ni'mel vekîl" deyip, acı tatlı her ne ise, "Veren"e boyun bükmektir.

Burası dünya.

Kasavetin ardı arkası gelmez.

Zira dünya, bir üzüm tanesi yedirir; onun fiyatı olarak sana, yüz tokat vurur. Hâl böyle olunca, dünya ve dünyalıklar, gam çekmeye değer mi Yeter ki dertler, musibetler dinî olmasın. Sairinin saresini halk edecek, Mevlâ'dır.

Konumuza ışık tutan nezih bir örnek:

Hz. Mevlâna bir gün eve gelir, oğlunu üzgün görür. Sebebini sorar. Oğlu: