Geçmişin labirentinde değil geleceğin aydınlığında

Müslümanlar geçmişteki mezhep çatışmalarını tarafa bırakıp Batı emperyalizmine karşı birleşebilirse, bu gerçekten güç dengesini değiştirebilir mi?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, Müslüman medeniyetindeki mezhep ayrışmalarının siyasal çekişmelerden kaynaklandığını, ancak bugün ortak düşman olarak Batı emperyalizmi ve Siyonizm karşısında birlik olmanın zorunlu olduğunu savunuyor. İran direnişinin başarısı ve Arap ülkelerin yönelim değiştirmesini bir fırsat olarak görüyor. Ama müslümanların tarihsel husumetleri gerçekten bir kenara bırakıp stratejik birliği başarabileceklerine dair umut gerçekçi midir?

Tarih, olumlu-olumsuz, doğru-yanlış geçmişin yaşanmışlıklarıdır. İnsanlık bağlı bulunduğu medeniyetler, kültürler ve düşünceler izleğinde kendine göre bir yol tutturur. Medeniyetlerin kendilerine göre ilkeleri ve kuralları bulunur. Bizim bağlı bulunduğumuz İslâm medeniyetidir. İslâm medeniyeti peygamberler medeniyetidir. İlkeleri ve yolu bellidir.

İslâm milletinde ayrılıklar akidelerden ziyade siyasal çekişmelerden kaynaklanır. Zamanla siyasal çekişmeler mezhep ayrışmalarına, genel anlamda da siyasal ayrışmadan çok siyasal bölünmelere neden olmuştur. Batı düşüncesinde mezhep ayrışmaları bir anlamda dinî bir yapıya dönüşür. Katolikler ile Ortodokslar arasında büyük bir uçurum var. Birbirlerini dinsizlikle suçlarlar.

Müslümanlarda genel anlamıyla mezhepler arasındaki gerilimler kısmen geçmişte yaşanmış kimi durumlar gerekçe olarak görünüyorsa da asıl sorun siyasal bir düzleme taşınmış olmasıdır. Bunun için iki örnek vermemiz yeterlidir. Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail, Kanuni Sultan Süleyman ile Şah I. Tahmasb benzer özelliklerle taşırlar. Mezhep farklılıkları vardır, dönemin belirgin çatışma gerekçeleridir. Hatta kimi abartılar bunun hızlanmasına neden olmuştur. Bu çatışmalarda taraflar büyük kayıplar vermişlerdir. Bu siyasal çekişme bir anlamda iktidar çekişmesi ve üstünlük sağlama çabasıdır. Güçlü olan kazanmış. Daha sonra bu her iki kesim kendi dünyalarında varlıklarını sürdürmüşlerdir. Her iki toplum da Müslüman'dır, kardeştir. Aynı yöne bakıyorlar. İslâm'ın farzlarını birlikte yaşıyorlar. Aynı kıbleye dönüktür yüzleri. İlerleyen zaman içinde kendi konumlarını koruma, kendi gelecekleri adına farklılıklar olmuştur. Bunlar temel ilkeleri zedeleyen durum da değildir.

Bugüne gelirsek Batı düşüncesi, emperyalizm, Siyonizm ile birlikte İslâm'a karşı bir savaş sürdürüyor. Bu bilinen gerçek ile şu sıralarda İran veya Orta Doğu'da yaşananlar sadece Filistin'i, İran'ı, Yemen'i Lübnan'ı ilgilendirmiyor Müslümanların tamamını ilgilendiriyor.

Suriye'nin emperyalizm tarafından işgalinin sonuçları ortada. Oysa bir sıkımlık canı vardı. Ayakta kalması İran'a bağlıydı. Filistin ise son gelişmelerden sonra ortada kaldı, sahipsiz ve hatta emperyallerin belirleyeceği durumlara bağlı bir bekleyişteler. İran'ın düşmesi ne anlama geliyor O zaman Türkiye dâhil yeni sürecin neler getireceğine bağlı.

Burada olması gereken geçmişte yaşanmış olanları bir kenara bırakmak gerekir. Onlar artık tarihin derinliklerinde duruyor. Onlara zaman zaman dönüp bakılabilir ama doğrular ve iyiler ve güzelliklere dönük bir yorumla değerlendirilebilir.