Böyle gitmez; duruluruz bir gün. Çocukluğun, gençliğin bittiği gibi... Yaşlarımız kurulunca/kuruyunca zaten durmayadurmuyor muyuz Ha, inadına Şeddatlığı, Nemrutluğu, Deccallığı, Firavunluğu devam edenler yok mu; öhööö
Ama insanlığın yolunu tutmak için ne kadar erken; yola çıksak iyidir. (Yola çık; yol açık...)
Doya doya gökyüzüne, aya, yıldızlara bakarız. ekeriz haberlerin kulağını.
Belki şiir okuruz; kışın bir soba yanında, kestane kokularında. Yazın çınar altlarında... Bütün mevsimlerin kapısını çalarız tek tek. Sonbahar ölümü atarken önümüze; bahar bir diriliş gibi güler.
Bıktım bu kof gürültülerden. Bu dünyayı kirleten savaşçı korkaklardan. Cesurca yaşamak varken niye bu korkmak hayattan Ki hayat sade ve güzel ve çok nazik...
Bu kabalık, savaşkanlık niçin ve nereye kadar Huzursuzluk çıkararak, kan dökerek, can yakarak "huzur" arayanlara bak hele!
Nasıl yatıp kalkar bunlar! Nasıl yer, içer! Nasıl bakar aynada yüz(süzlük)lerine!
Dünyayı ateşe atmanın adı ne ola ki Savaşı kazanmış ve cesetlerin arasında gezinen komutanın son sözü ile bitiyor ya o tiyatro: Zafer ya da hiç!
Yıllar yılı aynı oyunları seyretmekten halklar bıktı ama nasılsa seçtikleri bıkmıyor. Bir terslik var bu işte! Halkların arasında bir kavga yok. Oturup hep beraber bir sofrada vakit geçirebilirler. Zaten bunun böyle olduğu birbirlerine turist gittiklerinde ayan beyan ortada... Ama koltuğa oturanlarda eneler şahlanıyor. Derken işte ve ötelerden bugüne kana, kine bulaştırılan zamanlar ve mekânlar...
Böyle gitmez; oyunlar biter, oyuncaklar kırılır bir gün. Kedilerin, karıncaların, güllerin hatrını sorarız. Biraz Yunus oluruz; sevgiyi harmanlarız renk renk... Biraz Mevlânâ oluruz; hikmet devşiririz tozlu zamanları aşarak... Rengine, ırkına bakmayız kimselerin. Bir elimizde adalet, ötekinde hürriyet...
Dünya herkese yeter de artar. Aklımızı kalbimizle tartarız.
Gün gelir kırarız kabuklarımızı. Kimse kimsenin akına karasına bakmaz.
Asil azmaz, bal kokmaz, demiş atalar.
Bekleriz gelecek diye Leylâ... Yalancılar insanlığı yıldıramaz.

7