Tabiat, Tefekkürün Mektebidir

İnsan Yayınlarından Cemal Atabaş çevirisiyle çıkan Rubert Spira'nın "VARLIK FARKINDALIĞINI KEŞFET" kitabında Spira :"Dünyanın içinde yürüyen bir beden değiliz. Beden ve dünya bizim içimizden akmaktadır." diyor.

Geçtiğimiz hafta şehrin ve işin keşmekeşliğinden kaçıp tabiatın koynuna sığındım. Erzurumlu Emrah'ın dediği "Bahçenin kapısın açtım /Sanırsın cennete düştüm." misali bir tabiat.
Rakım 1500-1600 arası. Dağlarda kar, dereler gürül gürül, ovalar renk renk. Toprak kıpır kıpır. Evren, örtüsünü değiştirmenin uğraşı içinde, bahar dinçliğinden pay alma çabasında.

Eskiden çobanların hayvan otlattığı bayırlarda yolda bir öğretmenle karşılaşıyorum. Hal hatır sormadan sonra öğretmen hikayesini anlatıyor: Köylerde özel eğitimli çocukların evlerine gidip eğitim veriyorum. Özel eğitimli çocukların gelişimleri, hayata uyum sağlamaları konusunda çocuklarla bire bir ilgilenip ebeveynlerine destek veriyorum.
Eskiden kuzu koyun otlatılan bayırlarda şimdi kuzunun, koyunun, çobanın; insanın dahi esamesi okunmuyor. Yolda öğretmenle karşılaşmak memleketin geçirdiği sosyoekonomik değişimin tezahürü.

Köylerde üç beş ev, köy okullarında üç beş öğrenci, bayırlarda beş on büyük baş hayvan. Şair Kemalettin Kamu'nun gönlünü yayla yaptığı "Bingöl Çobanları" şiirindeki çobanlar artık yok. Sevgilisini düşünürken kurda kaptırdığı koyunlar da yok. Dağların aşinası olan çobanlar, insanlar masa başı işten pay kapmak için hülyalarına karışan şehir ve çarşılara karışmış. Şehrin baş döndürücü hayatı onları tabiattan alıkoymuş.

Amacım tabiata karışmak ve tabiatın bedeni haline gelmek. Zihnimin tabiatını mutlak varlığın ahengine katmak. Ve çocukluğumda fıtratın teru taze olduğu andan hayata yeniden karışmak. Tabiatın sonsuz varlığında çocukluğumda tattığım otlarını peşine düşmek.

Önce kuzukulağının yetişebileceği yerlere gidiyorum. Kuzukulağı, dağ etekleriyle sulak ovaların arafında yeşerir. Bir karış boy veriler. Toprağa küme küme tutunur. Bir kümeden birkaç avuç koparmak mümkün. Toplamaya başlarken kuzukulağının ekşi tadı insanın ağzını sulandırıyor.

Kuzukulağıyla aynı havayı, suyu, toprağı teneffüs eden bitkiler de beni selamlıyor. Bunların en belirgini gelincik. Gelincik, bir arığın kenarında incecik dalına tutuna tutuna rüzgara direnir. Direnmesi yaz güneşinde olgunlaşıp tohumunu toprağa bırakarak bir sonraki yıl aynı yerde yeniden boy vermek. Gelinciğin, bu dünyadaki bir dikili ağacı tohumunu toprağa düşürme çabasıdır.

Gelincikler, yeşilin hakim olduğu tabiatta kan kırmızı halleriyle farkındalık yaratır. Baharın içindeki onca bakışları kendine çeker, değme ressamın fırçasına, şairin mısralarına ilham olur. Gelinciklerin açtığı yerde dargınlıklar yerini bir arada yaşamanın kırmızı rengine bırakır.

Geven de kuzukulağının komşudur. Gevenin yerden yüksekliği bir iki karış. Toprağa öyle bir tutunması var ki değme fırtına onu yerinden edemez. Ömrü, toprağa tutundukça uzar. Gevenin, gazabı çağrıştıran dikenlerinin arasına bakıyorum. Hikmet kıvılcımı, merhamet abidesi, anne karnına düşen cenin gibi pıtrak veren yeşillik. Dikenlerin arasında maya tutan yeşillik yazın mor çiçeğe dönüşür. Mor çiçekler arıların gökteki valslerini üzerine çeker. Tabiatın emektar işçileri arılar, onları insan bedeninde şifaya dönüştürür.

Kuzukulağının diğer komşuları; yonca, yemlik, yaban sarımsağı, kenger, yavşan otu, üzerlik otu, çoban yastığı, kekik, koyun yumağı, püsküllü çayır, yabani arpa, ayrık otu, katırtırnağı...

Karşı dağlara bakıyorum. Dağlarda kar var. Yazın Seatle'da okyanus kıyısından bakınca gördüğüm Kanada dağlarına benziyor. Beyaz adamın topraklarını işgal edince kızılderililerin sığındığı dağlara.

Biraz ötede geçen dereye doğru ilerliyorum. Derenin kenarında karı üç dört ay baştacı etmiş, arkasından bahar yağmurlarının döve döve akupak kıldığı bir taşa oturuyorum. Taş dediysem pamuktan bir taş. Dokunsam konuşacak. Sorsam cevap verecek. Bir taştan öteler. Bahar yeşilliğine serpilmiş dingin bir sanat abidesi gibidirler. Önümde çağıldayan bir dere. Dağdan koparılan karlar suya dönüşmüş. Çağıl çağıl çağıldıyor. Geçtiği yerden kopardıkları toprak, dereye kendi rengine vermiş. Dere akıntısına engel tanımıyor. Önüne kattıklarını sürüklüyor. Gazabı, merhametinin önünde. Gazabın dilinden anlayan söğüt ağaçları, boş durur mu