Himalayaların kalbindeki ülke

Tagore Kadim Düşünceler kitabında "Gençken gözlerimin bozuk olduğunu bilmiyordum. Tesadüfen günün birinde gözüme gözlük takınca birdenbire her şeye yakınlaştığımı fark ettim. Bir saniye öncesine göre bana verilmiş olan dünyanın iki mislini elde etmiştim." diyor.

Dünyayı veya farkındalığımızı arttıran yerleri gezmeyi, insanları görmeyi de buna benzetiyorum.

İnsanları "Çok gezen mi bilir çok okuyan mı" ikilemine düşüren sorunun hattı zatında aynı denklemde eşitlendiğini vurgulayalım ki bir tarafın yanında bir iddianın savunucusu olmayalım.

Seyahatlar; bizim bulunduğumuz yerin dışında açılan kapılardan içeri girip farklı insanlar, mimari yapılar, nezaketle yoğrulmuş bahçeler, fikirler, hayaller, sesler, ritimler, gökler, adımlar, yürüyüşler, gülümsemeler, buyurunlar, hayırlar, evetler, çekişmeler, telaşlar, kuşlar, kirlenmeler, kirlilikler, şükürler, teşekkürler … görmek. İnsanı birçok hayatlara ve doğru bildiklerini sorgulamaya götürür.

İnsana pişmanlıklar yaşatır. Ya demek benim bildiğim gibi değilmiş. Yıllarca yanılmışım. Yanılgımı doğru diye yaşamış ve savunmuşum. Savunulan her sert düşüncenin içinde zeytin yağı gibi üste çıkan yanlışlar.

Otuzlu kırklı yaşlarda gittiğim yerlerin fotoğrafını çekmekten, videolar paylaşmaktan, kendimi olduğumdan daha daha göstermekten anı yaşamayı yorgun akşam saatlerinde çektiğim fotoğraflara bakmaya bırakırdım.

Oysa şimdi gittiğim yerleri yaşamayı daha önemsiyor ve anı yaşıyorum. Gezerken gözlerimi dört açıyor, dururken her kareye dört gözle bakıyor, her sese kulak kesiliyor, insanın sadece yüzünü değil yüz hatlarını da görüyorum. Bakmak ile görmek birleşiyor. Zaman zaman da anı unutmamak adına notlar alıyorum. Bu yazıyı yazarken yaptığım gibi.

Güvercinin havalanırken kalabalıktan konacak yer aramasını, çocukların mabed, tarihi farkı gözetmeksizin adım attıkları her yerde oynaşıp koşuşturmaları, sesin göğe yükselişini, insanların fotoğraf çekerken kendini kaybetmelerini ve kendileri olmaktan uzaklaşıp başka bir insan olmak istemelerini, fotoğraf çekip paylaşmayı orada bulunup o anı yaşamaktan daha değerli görmelerini, bir dilencinin el açmasını, evsiz insanların bu anlara şahitliğindeki hayretini, hiçbir şey yapmadığımı gören bir gencin yanıma yaklaşıp kendi fotoğrafını çekmemi benden rica etmesini, yöresel kıyafetli damat gelinin turistlerle fotoğraf çekmekten kendi fotoğraf ve çekimlerini yapamamalarını, sokak köpeklerinin fotoğraf karelerine ve insanın kendilerine ilgi duymalarına igisizliklerini, kedilerin bu şehirde olmayışını, ahşabın kırmızı kiremitlerle uyumundan inşa edilen mimari uyumu, köhne bırakılmalarına rağmen eski mimarinin el emeği göz nurunun ihtişamını, yeni mimariye taş çıkarmasını, mimari ve dar sokaklarıyla Fes'i Sultanahmeti Marakeş'i Endülüs'ü çağrıştırmasını, tanrıların ve tapınakların insanlar üzerindeki etkisini, insanın görüp geçmeden edemediğini, adaklarını, adanmışlıklarını, adanmışlığın alınlarına bir bayrak gibi resmetmelerini ve daha birçok notu alıyorum.