İktidar ve şürekâsının kibrini ifşa eden bir tespitle başlayalım: kendini mutlak sanan her iktidar, kocaman bir yanılgıya dayanır; kendi geçiciliğini sonsuzlukla karıştırma yanılgısına.
Bu yanılgı, yalnızca kavramsal bir hata değil, aynı zamanda toplumsal dokuyu çürüten bir pratiktir.
Nitekim bugün sorulan sorular tam da bu pratiğin sonucu:
Neler oluyor böyle Bu kararları alan, bu zulümleri yapan, bu zulümlere ses çıkarmayan, eşlik eden, çanak tutan, iş birliği yapan bu insanlar kim
Kendini var eden eve, kapısını kırıp giren bu insan kim
Dün dost dediğiyle bugün düşman, dün düşman dediğiyle bugün dost olan, apaçık ortada olan bitenleri görmüyormuşuz gibi aklımızla alay eden, utanmayan, utanma duygusu kalmayan, bir dediği bir dediğini tutmayan, ama hep aynı tonda konuşup duran bu insanlar kim
Bir gün bir üniversiteyi kapatıp on binlerce öğrenciyi okulsuz, binlerce akademisyeni ve çalışanı işsiz bırakan, ertesi gün aynı üniversiteyi tekrar açan bu zihniyet, neyin zihniyeti
***
Bu sorular, anlamın ve güvenin sistematik biçimde imha edildiği faşist bir tekniğin semptomları değilse nedir
İşte, öğrendik mi şimdi karşıdevrimin ne olduğunu
Kimlerin bizim korkularımızla beslendiğini yeterince öğrendik mi şimdi
Kimlerin karşıdevrimi bizim mücadelemizle, bizim çabalarımızla, bizim umutlarımızla beslediğini öğrendik mi artık
Kimlerin devrimci, kimlerin karşıdevrimci olduğunu öğrendik mi "Şimdi sırası değilciler"in kimler olduğunu öğrendik mi
***
Varlığını kullanışlı aparatlara ve gizlenmiş ihanetlere borçlu olan faşistler, her insanı tehditlerle korkutarak ya da doğrudan zulmederek kontrol altında tutmaya çalışır. Başarısını tehdit ve zulüm karşısında susan, sinen insan sayısıyla ölçer. Bu sayı çoğunlukta olduğunda kendini güvende hisseder ve tepkisizlik karşısında gücünü büyüttükçe büyütür. Ve bazen öyle bir güç kazanır ki, artık her şeyi kontrol edebildiğini sanmaya başlar. Yanılır! ünkü, korkunun en etkili yönetim aygıtına dönüştüğü bu noktada, kritik bir eşik belirir her seferinde.
İşte, ülkece karanlığın tekeline aldığı akışın dışına çıktığımız ve bu eşiğe yeniden geldiğimiz anlardayız yine. Yine, korkunun da cesaretten korktuğunu hatırlatıyoruz birbirimize.
Basit bir toplumsal uyanış anı değil, derin bir bilinç sıçramasıdır bu anlar. ünkü korkunun bile korkacağı bir şeyin var olduğu bilgisiyle kuşandığınızda, zulmedenlerin varoluşsal dayanağını aşındırırsınız. Etrafınızda yeni yeni cesaretler yeşermeye başlar. Yeşeren her yeni cesaret, varoluşun estetiğini dönüştürür. Artık en güvensiz en belirsiz anlarda bile neşeli şarkılar çınlar kulaklarınızda. aresizliğin reddi olan bu şarkılar, meydanlarda söylenip kolektif bir varoluş bildirgesine dönüşür ve zulmün dondurmaya çalıştığı zamanı yeniden sıvılaştırır.

10