Ölçmek ve değerlendirmek

Bazı kadim ifadeler vardır ki, içlerindeki kavramların sıralanışı rastlantısal değildir. Bu sıralamalar, ya bir kapsama-içerilme ilişkisini ya da bir öncelik-sonralık durumunu gösterir; çoğu zaman da her ikisini birden. Sözgelimi "eğitim ve öğretim" ilişkisinde eğitim, öğretimi hem kapsar hem de ondan önceliklidir. Bu nedenle her yıl okullar açılırken "Öğretim eğitim yılı başlıyor" demeyiz, "Eğitim öğretim yılı başlıyor" deriz. Aksi ifade, ciddi bir kategorik hata olurdu.

Dil, yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda dünyayı anlamlandırdığımız, kavramlar arasındaki ilişkileri yaşadığımız bir düşünce sistemidir. Bu yüzden bu kadim ifadelerdeki sözcük sıralamaları felsefi bir derinliğin de yansımasıdır. "Ölçme, değerlendirme" ikilisinde de durum budur. Bu iki kavramda da her ne kadar eğitim-öğretim çiftindeki gibi bir kapsayıcılık olmasa da aralarında net bir öncelik-sonralık ilişkisi vardır: ölçme olmadan değerlendirme yapılamaz. Bu yüzden eğitimde asla "değerlendirme, ölçme" denmez, daima "ölçme, değerlendirme" denir.

Peki neden ünkü ölçme, bir niteliğin ya da niceliğin belirli bir birim veya kritere göre gözlemlenmesi, kaydedilmesi ve sayısallaştırılması sürecidir; yani verilerin toplanması ve görülmesi. Değerlendirme ise toplanan verilerin belirli bir ölçütle (standart, hedef ya da ideal) karşılaştırılarak bir yargıya varılması, bir anlam yüklenmesi ve bir karara dönüştürülmesidir. Sıralama nettir: ölçme yapılmadan değerlendirilecek veri yoktur. Değerlendirme, üzerine inşa edileceği temele, yani ölçme verilerine muhtaçtır.

Bunun aksine önce değerlendirip sonra ölçmek, yalnızca bir sıralama hatası değil, mantıksal olarak imkânsız olanı yapmaktır –basit ve yerinde bir şekilde söylemek gerekirse saçmalamaktır! Bu, önce hüküm verip sonra delil toplamaya benzer; ki bu da hukuk değil, hukuk dışılığın yöntemidir. Değerlendirme olmadan ölçme anlamsız, ölçme olmadan değerlendirme ise imkânsızdır.

ÖLMEYEN AMA DEĞERLENDİREN ZİHİNLER

İşte tam bu noktada ülkemizdeki derin sorunla yüzleşmek zorundayız: ölçmeyen ama değerlendiren, hatta önce değerlendirip sonra ölçmeye kalkan bir zihniyetin egemenliğinde yaşıyoruz. Eğitimde durum böyle, politikada da öyle, en mikro sosyal ilişkilerimizde bile!

Ne yazık ki bu zihniyet, toplumun her katmanına sirayet etmiş durumda. Öğretmenler öğrencinin gelişimini izlerken sınav sonuçlarından önce kurdukları duygusal bağın sıcaklığına göre performans notu veriyor; siyasetçiler sadık kadrolarına liyakatin üzerinde makamlar dağıtıyor; mülakatçılar sorulara verilen yanıtlar yerine yandaşlığı önemsiyor; hakimler dosyadaki delillerden önce sanığın politik duruşuna göre hüküm veriyor; akademisyenler makalenin içeriğinden önce yazarın ismine göre hakem raporu yazıyor; gazeteciler haberi kaynağından önce kime yarayacağına göre kurguluyor; eleştirmenler eseri izleyicinin deneyiminden önce sanatçının yaşadığı skandala göre değerlendiriyor; bürokratlar dilekçeyi mevzuata göre değil, hangi kalemden geldiğine göre hızlandırıyor veya bekletiyor; psikologlar danışanın anlattıklarını dinlemek yerine ilk beş dakikada önceden belirlenmiş bir tanı koyuyor; müfettişler okulu müfredata uygunluktan önce müdürün bakanlıktaki tanıdıklarına göre değerlendiriyor; sosyal medya ürün tanıtıcıları ürünü denemeden önce markanın reklam bütçesine göre yorum yapıyor;