Yıllardır süren eğitim katliamının ulaştığı son noktada tarihimizin en ölümcül okul saldırısını yaşadık. Bugün üzerinden tam iki hafta geçti. 10 öğrenci ve 1 öğretmen, 14 yaşında bir öğrencinin elindeki silahtan çıkan kurşunlarla can verdi.
Okullar bir ülkenin geleceğidir, yıllardır bu geleceği gömüyor, gömmeye devam ediyoruz ve ellerimizde nasıl bir kürek tuttuğumuzu bir türlü görmek istemiyoruz!
***
Bir eğitimci olarak bilhassa ulusal platformlarda yazma olanağı bulduğumdan bugüne, eğitimin felsefi temellerinin terk edilmesinin yol açtığı sorunlara; öğretmen niteliğinin çöküşüne; hayalet öğrencilik gibi herkesin bildiği ama kimsenin kamu önünde sözünü etmediği ağır suçlara; DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) gibi gerçekliği olmayan hastalıklar eliyle okulların patolojikleştirilerek öğrencilerin nasıl ilaç bağımlısı yapıldığına; EDES, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, "zorunlu eğitimi kaldırma çalıştayı" gibi girişimlerle karşıdevrimin okullarımızı nasıl ele geçirdiğine; MESEM eliyle nasıl çocuk işçiliği üretildiğine; CİMER ve çeşitli sosyal medya ve şikayet platformları üzerinden kendi ilgisizliklerini ve bilgisizliklerini tehdit ve iftiralarla örtmeye çalışan velilerin yaptığı veli zorbalığının nasıl bir numaralı sorun haline gelmeye başladığına yönelik birçok yazı yayımladım.
Ancak 15 Nisan'daki katliam, benim gibi bir avuç eğitim yazarıyla yüzbinlerce öğretmenin tüm uyarılarına rağmen gerçekleşti. Yıllardır eğitim katliamı olarak yaşadığımız süreç, gerçek anlamda bir kanlı katliam olarak karşımızda duruyor artık.
EĞİTİM SORUNLARIMIZI ANLAMAYA ALIŞIRKENEğitim, insanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu en hassas ilişki biçimlerinden biridir; varoluşsal bir pratiktir, zihnin ve bedenin disiplinli bir çabasını gerektirir. Bu nedenle, ona ancak bu ciddiyetle yaklaşanların sözü dinlenmeye değer. Evet, ülkemizde son yıllarda giderek daha çok konuşulmaya başlanan bir etkinlik oldu eğitim; ancak halen açık bir şekilde en az anlaşılan etkinliklerden biri olmayı sürdürüyor. Onu bir teknik meseleye, bir program içeriğine ya da bir yönetim stratejisine indirgeyen yaklaşımlar halen hakimiyetini güçlü bir şekilde koruyor. Halen okullarda çalışıp yaşayanlardan çok, okullarda çalışıp yaşayanlar hakkında konuşanlar dinleniyor.
Oysa şayet eğitim üzerine konuşulacaksa, bu konuşmanın tam ortasında eğitimcilerin bulunması gerektiği apaçık bir esastır! Öğretmenlerin olmadığı bir eğitim toplantısı, tıpkı hekimlerin olmadığı bir sağlık toplantısına benzer. Böyle toplantılarda üretilen her fikir, okulların karmaşık ve canlı gerçekliğinden yoksun halde havada asılı kalmaya mahkûmdur.
Ancak çok sık bir şekilde böyle oluyor, eğitimcilerin olmadığı toplantılarda eğitimci olmayan insanlar eğitimcilere eğitimin ne olduğunu öğretiyor. Yeter! Artık, böyle toplantılarda aynı zamanda bir veli olan konuşmacının bir okulun ya da bir öğretmenin hatasını kendisinin nasıl "düzelttiğini" anlatan "kahramanlık" öykülerinden bıkmadık mı Eğitimin sistematik ve kolektif esaslarını göz ardı eden ve sadece bir bireyin tekil deneyimi üzerine kurulu bu öykülerin, yüz binlerce öğretmenin ve milyonlarca öğrencinin karşı karşıya olduğu yapısal sorunların çözümüne ilişkin hiçbir yol açamayacağını anlamak için daha ne kadar öykü işitmeli kulaklarımız Bu tür öykülere itibar etmek, eğitimi dedikoduya, bilgeliği anekdota indirgemekten başka ne sonuç üretebilir ki
Daha incelikli ama bir o kadar yaygın bir başka tutum ise, öğretmenleri küçümseyen bir dilin her fırsatta yeniden üretilmesi durumu. Bu dil bazen açık bir hor görme, bazen de "rehberlik etme" bahanesiyle gizlenmiş bir üstünlük kurma biçiminde gün yüzüne çıkıyor. Hal böyle olunca dikkat, sabır, zamanlama ve insan zihnine dair derin bir sezgi gerektiren bir mesleği icra eden öğretmenlerin birer eğitim profesyoneli oldukları unutulup eğitim pratiklerinin ne kadar kırılgan ve emek yoğun olduğunu bilmeyen indirgemeci derme çatma söylemler kaplıyor etrafı.
Neredeyse çağımızın bir takıntısı haline gelen "öğrenci merkezli eğitim" söylemi de benzer bir indirgemeciliğin ürünü. Öğrenci, kendi öğrenme yolunu kendi başına keşfedebilecek, özerk ve kendiliğinden öğrenmeye koşullanmış bir varlıkmış gibi felsefi altyapısı oldukça zayıf olan bu yaklaşımlar neredeyse bütün dünyayı kaplamış halde bugün. Bu yaklaşımlar, aynı zamanda ilaç endüstrisinin DEHB gibi uydurma hastalıklarla eğitim sorunlarını biyolojikleştirmesine de zemin hazırlayarak öğrencinin sorumluluk duygusunu elinden alıp onu bir ilaç tüketicisine dönüştürebiliyor. Buna da yeter! Eğitim, öğrenciler için yapılan bir etkinliktir, öğrenciler tarafından yapılan bir etkinlik değil!
Eğitim, bir rehberlik, bir yön gösterme, bazen de bir itme etkinliğidir. Bu yüzden asla bir öğrencinin kendi haline bırakılması üzerine kurulmaz! Bilakis, öğretmenin rehberliğinde, dirençle ve emekle kurulur. Bu, keşfederek öğrenmeye veya öğrenci özerkliğine hiç yer verilmeyeceği anlamına gelmez; ancak bunlar da bir rehberlik çerçevesinde anlam kazanır. Öğrenciyi merkeze koymak, sanıldığı gibi onun etrafında bir olanaklar dünyası oluşturmaz; tam aksine öğrenciyi etrafındaki her olanağı yutan bir karadeliğinin yanı başına bırakır. Okullar, isteyenin istediğini aldığı bir hobi veya meslek marketi değil, bir insanı insan olma olanaklarıyla buluşturan eğitim mekânlarıdır.
Bu noktada, eğitime dışarıdan müdahale eden bir başka faktörü daha anmak gerekiyor: mühendislik. Dijital eğitim vaatleriyle gelen, her soruna bir algoritma, her zorluğa bir platform sunan bu yaklaşımlar da ciddi şekilde eğitimin temel ilkelerini unutturuyor. Eğitim ve öğretim süreci, bir yazılım güncellemesiyle çözülebilecek bir teknik aksaklık değildir. O, insanın zamansal ve ilişkisel varlığına hitap eder. Bir mühendisin

7