İlkeleri anlamak, 'yeni'yle yol almak

Yeni, her zaman "olan" ile "olması gereken" arasındaki gerilimde doğar. Yenilik, salt bir zaman kategorisi değil; bir kırılma, bir kopuş ve aynı zamanda bir süreklilik sorunudur. Her yeni, kendisinden öncekini aşar ama aynı zamanda onu da içinde taşıyarak yapar bunu. ünkü yenilik, diyalektik bir harekettir.

Bu bağlamda adı "YENİ" olan bir parti programını düşünsel bir zeminden değerlendirmek için onun kavram setine ve bu setteki kavramları hangi felsefi geleneklere yaslanarak, hangi karşıtlıklar içinde, hangi tarihsel bilinçle kullandığına bakmak gerekir.

KAVRAMSAL DERİNLİKLER

Yeni Parti programı, ilk bakışta Türkiye için oldukça zengin ve çağdaş bir kavram setiyle hareket ediyor. "Dijital demokrasi", "yapay zekâ", "mor ekonomi", "döngüsel ekonomi", "yeşil adil dönüşüm", "dijital okuryazarlık", "yeşil finansman", "siber güvenlik" vb. gibi kavramlar metnin her yerine serpiştirilmiş halde. Kuşkusuz bu kullanımlar, programın güncel ve kapsayıcı olma kaygısı içinde kaleme alındığını belgeliyor. Ancak güncellik ve kapsayıcılık derinlik için yeterli değildir.

oğu yerde bu kavramlar derinlikten yoksun, yalnızca "çözüm sözcükleri" olarak kalmış gibi. Ancak asıl sorun bu da değil. "özüm sözcükleri" düzeyinde kalsa bile, bu çağdaş kavramların kullanılması gayet yerinde ve anlamlıdır. Fakat, programın kendisini konumlandırdığı cumhuriyet düşüncesiyle, Anadolu Devrimiyle kurduğu ilişkinin zayıf kaldığı da aşikardır. Program, cumhuriyeti bir yandan "yaşayan bir sözleşme" olarak tanımlıyor –bu tanımlama çok değerli– ancak bu sözleşmenin iskeletini oluşturan Altı Ok ilkelerini yalnızca tarihsel bir arka planmış gibi konumlandırmakla yetiniyor ve bu ilkeleri bugünü inşa edecek dinamik bir yöntem olarak yeterince ele alamıyor. ünkü bu konularda maalesef yanlış kavram setlerine başvurmaktan vazgeçmiyor!

Oysa Altı Ok, salt siyasi program maddeleri değil; toplumsal varoluşun, meşruiyetin ve epistemik bir kırılmanın felsefi zeminini oluşturan organik bir bütündür. Osmanlı'dan devralınan dikey (otoriter-teosantrik) toplum yapısını, yatay (rasyonel-egemenlikçi) bir düzleme taşıma projesinin kavramsal omurgasıdır.

Bugün yalan yanlış bir şekilde dillendirilen bu ilkelerin anlamlarını hatırlatmak gerekirse; cumhuriyetçilik, meşruiyetin kaynağını gökten yere indiren, hakikat ve iradeyi toplumsal sözleşmeyle tanımlayan ilkedir. Milliyetçilik, ümmetten ulusa geçişin aidiyet bağıdır; ortak gelecek tasavvurunu inşa eden ilkedir. Halkçılık, hiyerarşik varoluşları reddeden; ayrıcalık talep eden her tür üstün meşruiyet iddiasını epistemik olarak geçersiz kılan ilkedir. Devletçilik, liberalizmin terk ettiği alanı dolduran değil, aklın organize edici gücünü kullanarak bir arada yaşama olanaklarını koruyan ilkedir. Ve laiklik ilkesi, düşünceyi kutsaldan özerkleştiren; kuralın kaynağını vahiyden akla ve ihtiyaca çeken, düşünsel olarak en başat ilkedir. Son olarak inkılapçılık ilkesi, durağan doğruluk anlayışını yıkan; devrimin sürekli kılınmasının metodolojik zeminini teminat altına alan ilkedir.

Biliyorum, devrimin kurucularının aksine bugün bu ilkeleri hiç böyle kavramıyoruz, hiç böyle yaşamıyoruz! Onlar arasından kimini seçip kimini dışlamayı bir marifet sanıyoruz. Oysa bu ilkeler, kimilerinin sandığının aksine, arasından seçim yapılabilecek bağımsız seçenekler değildir! Birbirleriyle çatışmazlar, aksine birbirlerini mümkün kılarlar. Biri olmadan diğeri ya anlamsız ya da tehlikeli bir sonuç doğurur. Sözgelimi, milliyetçilik halkçılıkla dengelenmezse faşizme; devletçilik laiklikle dengelenmezse otoriter teokrasiye ve inkılapçılık da devletçilikle dengelenmezse terörizme evrilir.

Biraz düşünün; bugün tam da bu dengelenmemelerin yol açtığı felaketleri yaşadığımızı hemen fark edeceksiniz!

Tarihsel sürecin de gösterdiği gibi buradaki altı ilkenin ikisi diğerlerine göre daha bir hayatidir. Deyim yerindeyse, bu ilkelerin beyni laiklik, kalbi de inkılapçılıktır. Beyin (laiklik), kalbe (inkılapçılık) sınır çizerek devrimin kör ve kanlı olmasını engeller; kalp de beyne hayat vererek laikliğin içi boş bir "hoşgörü" kavramına indirgenmesinin önünü tıkar.

İşte bu ilkeleri sahiplenen Yeni Parti programında bu bütünlüğe ilişkin bazı hatalar bulunuyor. Bu hataların birçoğu kolaylıkla giderilebilir düzeyde. Ancak ısrarla ve inatla "eşit yurttaşlık" kavramsallaştırmasının sahiplenilmesi bir hata değil bir ihlal niteliğinde! Neden Bakalım.

"EŞİT YURTTAŞLIK" KAVRAMININ TEHLİKELERİ

"Eşit yurttaşlık" kavramının nasıl bir tehlike barındırdığını anlamamakta ısrar eden, inat eden bir zihniyetin butlan öncesi kurucu partide oldukça ciddi savunucuları vardı. Görünen o ki bu kimseler aynı şekilde Yeni Parti yönetiminde de ciddi bir etki gücüne sahip. Belli ki bu kimseler, yanlış bir kavramın neden olabileceği tehlikeleri ya görmüyor ya da önemsemiyor. Oysa, yanlış kavramlarla doğru düşünemezsiniz. Doğru düşünemezseniz, gelişemezsiniz, mücadele edemezsiniz, yürüyemezsiniz, yol alamazsınız!

Tekrar tekrar hatırlatalım: yurttaşlık, tanımı gereği zaten eşitlik içinde olmak demektir. Eşit sorumluluk, eşit olanaklar ve eşit koşullar, yurttaşlığın aslî unsurlarıdır. Bu yüzden "eşit yurttaşlık" demek, "ıslak su" demek gibi gereksiz ve anlamsızdır! Ancak asıl tehlike bu kullanımın politik sonuçlarındadır: bu tür tekrarlı kullanımlar, eşitlik kavramını yurttaşlık kavramının bir öz niteliği değil, seçme bir niteliği gibi anlaşılmasına yol açar. Bu da yurttaşlık kavramının bir sıfatına indirgenen eşitlik gibi değerli bir kavramın yoğunlaşmasına değil, dağılarak kaybolup gitmesine neden olur. Buna "kavram sığlaştırması" denir —hani o birtakım düşünme kuruluşları var ya, tam da onların yaptığı iştir bu; yani felsefesizleştirme, insanların düşünsel gelişimine ideolojik müdahalelerde bulunarak zihinleri köreltme girişimi. Fonlanan doktora tezleri girişimi!

Süreç şöyle işler, bir kavrama dışarıdan bir şey eklenir, bu ek, kavramın anlam içeriminde zaten olan ya da hiç olmayan bir şeydir. Zaten olan bir şeyse eklenen kavramın içi boşaltılır —"eşit yurttaşlık" kullanımında eşitliğin içinin boşaltılması gibi—, hiç olmayan bir şeyse de bizzat kavramın kendisinin içi boşaltılır —"katı laisizm", "baskıcı laisizm" gibi kullanımlarla laisizmin içinin boşaltılması gibi.

Kavram sığlaştırmalarının politik sonuçları yıkıcıdır ve her örneğinde aynı işlevi görür: uygulamada ayrımcılık, baskı veya tahakküm yapanların, söylemde meşru, eşitlikçi ve özgürlükçü görünmesini bu sığlaştırmalar sağlar.