Duymak, duyulmak ve duyurmak

Duymak, duyulmak ve duyurmak arasında kurulan döngü bize sorunu açık ediyor: küçük bireysel çabalar toplumsal dönüşümü yaratabilir mi, yoksa sistem bu değişimi çoktan absorbe etmiş midir?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, duyarlılığın insan varoluşunun temelinde olduğunu ve duymak-duyulmak-duyurmak eylemlerinin kültürü şekillendirdiğini savunur çünkü iyi toplumlar bu öğrenme döngüsüyle oluşur. Ancak bu teorik döngü, gerçek gürültülü dünyada kurumsal ve ideolojik dirençlere ne ölçüde karşı koyabilir?

Gündelik yaşamın sıradan akışı içinde çoğu zaman felsefî bir terminolojinin ağırlığını taşımayan hafif ifadeler kullanırız. Hayır, bu hafiflik, onların felsefenin en temel sorularına dokunmadığı anlamına gelmez. Aksine, bu ifadeler tam da bu ağırlıktan azade oldukları için, varoluşun ham deneyimine dair derin izler taşır. İşte bu izler bizi felsefe yapmaya, düşüncenin sınırlarında gezinmeye davet eder. Ki, bu daveti kabul ettiğimiz an karşımıza çıkan en başat kavramdır duyarlılık.

Duyarlılık kavramı, bilinçli bir varlık olarak insanın dünya karşısındaki konumunu sınar, ona var olmanın anlamını sorgulatır. Bu kavram, pek çok filozofun da işaret ettiği gibi, insanı sürekli bir sınavdan geçirir. ünkü, zihnimizin ve duygularımızın mevcut kirli konforlu sınırlarını ancak duyarlılıklarımızla aşarız –başka hiçbir şeyle değil!

İyi, güzel ve doğru yapmakta olduğumuz şeyler, duyarlılıklarımızla çoğalır, çeşitlenir.

Duyarlılıklar, bir arada yaşayabilme olanaklarımızın yapı taşlarıdır. Birbirimizle bir arada keyifli, neşeli, verimli ve şen bir şekilde olabilmemizi sağlayan evleri, binaları, sokakları, meydanları, kentleri var eden taşlardır bunlar.

ünkü kültür dediğimiz şey, tek tek bireylerin iç dünyasında yer edinen, sonra yer edindidiği bu bireylerin bir araya gelmesiyle kenetlenen, genişleyen, çoğalan, güçlenen ve nihayetinde toplumsal bir nitelik kazanarak kalıcılaşan duyarlılıklardan başka bir şey değildir!

Şu halde soralım derhal "Nasıl duyarlı olunur" diye.

Yanıt, yine basit: duyarak, duyularak ve duyurarak!

Peki, duymak, duyulmak ve duyurmak nedir Öğrenelim...

DUYMAYI ÖĞRENMEK

Duymak, duyarlılığın en yalın ve bir o kadar da en devrimci eylemidir. Duymak, yalnızca kulak zarına çarpan ses dalgalarını algılamak değildir; söylenmeyeni, sessizliğin içindeki çığlığı, uzaktakinin uğultusunu işitebilme eylemidir.

Ama biz "modern insanlar", gündelik hayatın gürültüsü içinde birçok şeyi duymazdan geliriz. Duyarlı bir zihin ise "duymazdan gelme" konforunu reddeder! O, seslerin arkasındaki acıyı, sevinci ya da özlemi duyar. Felsefî anlamda duymak, Levinas'ın "başkası'nın yüzü" dediği şeyle karşılaşmak gibidir; yani etik bir çağrıya kulak vermek, bu çağrıyı işitmek... İşte, bu etik çağrıyı duyabilecek kadar "sessiz" kalabildiğimizde duymayı öğreniriz.

DUYULMAYI ÖĞRENMEK

Duyulmak, varoluşun diyalojik doğasına işaret eder. İnsan sadece duyan değil, aynı zamanda duyulmak isteyen bir varlıktır. Ancak duyulmak, sadece ses çıkarmak ya da görünür olmak anlamına gelmez. Duyarlılık temelinde duyulmak, kendi varlığımızın sorumluluğunu üstlenerek, başkalarının duyma kapasitesine yönelik bir "ince ayar" çekmektir. Kendimizi ifade ederken kullandığımız dilin, üslubun ve eylemlerin bir ahenk taşımasıdır.

Gürültücü bir çağda yaşıyoruz; bu gürültüyü var eden kötücül insanlar bağırarak duyulduklarını sanıyor ve birbirlerine duyulmak için bağırmak gerektiğini söylüyorlar. Hayır! Duyulmak, sesin tonunu inceltmeyi, sözü tartmayı ve muhatabın zihninde yankılanacak bir tını bırakmayı gerektirir.

Bağırıp çağırarak duyulmayı öğrenemezsiniz; ancak ve ancak bir başkasının zihninde iz bırakabildiğinizde duyulmayı öğrenirsiniz.

DUYURMAYI ÖĞRENMEK

Duyurmak, duyarlılığın bir bütün olarak eyleme dönüşmüş halidir; bir sorumluluk üstlenmedir. Sadece kendim için duyulmayı dilemekten çıkıp duyulmayanların, sesi kısılmışların ya da uzakta kalmışların sesi olmayı başarmaktır. Bu, belirli bir cesareti ve inceliği zorunlu kılar.