En açık şekliyle dile getirmek gerek: Türkiye Cumhuriyeti'nin var ettiği yurttaşlar olarak bizler, bugün bu cumhuriyete sahip çıkmakla sorumlu insanlarız. Geleceği kuran geçmişin ta kendisi olan cumhuriyet için bu sorumluluğumuz, yaşamsal olduğu kadar tarihîdir de.
Türkiye Cumhuriyeti, basitçe bir yönetim biçimi ya da kurumlar bütünü değildir; o, tarihsel bir zorunluluğun tezahürü olarak özgürlük ve düzenin diyalektiğinden doğmuş yaşayan bir canlıdır.
Yıllardır karşı karşıya olduğumuz çatışma, iki ayrı zaman algısının, iki ayrı varoluş biçiminin çarpışmasıdır. Bir tarafta, hukuk ve adalet kavramlarını araçsallaştıran, bu kavramların zerresine bile tahammül edemeyen karşıdevrimci zihniyetler var. Gücünü yıkmaktan alan bu zihniyetler, karanlık odalarda oyunlar kurup çeşit çeşit hamlelerle karşımıza çıktı yıllarca. Ve en sonunda, bütün o kirli senaryoların doruk noktası olarak butlan oyununu masaya sürdüler. Oysa bu son hamle, aslında kendi tükenişlerinin itirafından başka bir şey değildi. İşte şimdi şimdi anlıyorlar, hiçbir kirli zihnin, bir ilkeyi ortadan kaldıramayacağını!
Mutlak butlan kararı kendi sınırlı zihinlerinde ürettikleri stratejinin içinde atabilecekleri son adım, yapabilecekleri son hamle ve söyleyebilecekleri son sözdü. Ve öyle de yaptılar, bu adımı da atıp, bu hamleyi de yaparak kendileri için son sözü söylediler. Ve işte, her birimizin gördüğü gibi direniş karşısında bu hamle de boşa düştü.
Artık, karşıdevrimcilerin tüm hamleleri tükendi! Kendi içsel boşluklarının yansımalarıyla baş başalar artık. Tekrar eden senaryoları açık bir şekilde gösteriyor ki, artık üretemeyen bir zihnin çaresiz çırpınışları içindeler.
CUMHURİYETİN YENİDEN AYAĞA KALKIŞINA DOĞRUOysa direniş tarafında bugünlerde bambaşka bir tablo var. Tarihin tozlu sayfalarına gömülmek istenen cumhuriyet, kendini yıkmak isteyenlere karşı verilen kararlı mücadeleyle birlikte diyalektik bir sıçrama yaşıyor ve bu sayede yeniden kendine geliyor. Üstelik bu sefer köklerini çok daha derinlere salıyor.
Tam bu noktada, adaletin, bir kurumun veya bir mahkeme kararının ötesinde, toplumsal sözleşmenin etik omurgası olduğunu hatırlıyoruz. Bu omurganın hukuksuzluk yaşandığında ortadan kalkmayacağını, yalnızca ertelendiğini fark ediyoruz. İşte, cumhuriyet dediğimiz şey, bu ertelemenin sona ereceği toplumsal yaşamımızın adıdır.
Bugüne kadar yaşanan hukuksuzluklar, ihanetler ve keyfi uygulamalar, cumhuriyetin defterine işlenmiştir. Kurumsal hafızası, hukuksal niteliği ve adalet ilkesiyle donanmış olan cumhuriyet, tam da bu nedenle hesap sormak üzere var edilmiştir. Anayasal düzeni hiçe sayan her eylem, cumhuriyetin yeniden ayağa kalkışıyla birlikte karşılığını bulacaktır. Bu, asla bir intikam şeklinde değil; anayasal ve yasal düzenin kendini yeniden tesis etmesi şeklinde olacaktır. Adalet ne kadar bastırılırsa bastırılsın, yasallığın dışına çıkan her eylemi eninde sonunda kendi mantığına geri çağırır. Cumhuriyetin söyleyeceği son söz, işte bu çağrıdır: hukukun üstünlüğünün ve hesap verebilirliğin yeniden kurulması çağrısı.
Cumhuriyet düşmanlarının en büyük yanılgısı, somut kurumlara vurarak soyut ilkeleri de ortadan kaldırabileceklerini sanmalarıdır. Oysa cumhuriyeti ayakta tutan, sandalyeler ve koltuklar değil; o ilkelerin içselleştiği toplumsal karakterdir. Duvarları çimentodan değil, emek ve mücadele harcıyla örülmüş bir yapıya balta vurmak, denize kazık çakmaya benzer. Ve bilindiği gibi denize kazık çakmak için vurulan her darbe, yalnızca saldırganın gücünü tüketir, denizin değil!

11