Selis dil, sâkin ve dervişane bir ruh: Sâmiha Ayverdi

Bir yazarı, bir fikir insanını tanımanın ve tahlil edebilmenin en iyi yollarından biri, başkalarının söylediklerinden çok, kendi eserlerini okumaktır. Elbette tek bir eser bunun için yeterli olmaz. Ama dikkatli ve tecrübeli bir okur-eleştirmen, bir eserden yola çıkarak da bir düşünce insanının dünyasına, ret ve kabullerine dair çıkarımlarda bulunabilir.

Ben de Sâmiha Ayverdi'nin "Hatıralarla Başbaşa" (Kubbealtı Neşriyat, 2014, 4. bs.) adlı eserini bu amaçla okudum. Amacım, -yeterli olmayacağını bilsem de- onun ruh ve fikir dünyasına giden kapıyı aralamak, satır aralarında kişiliğine dair işaretler bulmaktı.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, oturmuş, selis bir Türkçeye sahip Sâmiha Hanım. Ondaki bu vasfın İstanbul'a özgü bir dil ve kültür terbiyesinden geldiği kanaatindeyim. Osmanlının son devrinde İstanbul'da doğmuş ve Cumhuriyet döneminde eserler vermiş çoğu yazarda bu dil ve üslûp vardır. Ancak Ayverdi, bu dil ve üslûba, tasavvuftan aldığı özge bir terbiyeyi/ kültürü de ekleyerek bir derinlik katmıştır. Ruhunun inşasında içinde bulunduğu aile ortamının da etkisi var. "Börek Ağacı" başlıklı yazısında ruh mimarlarının bazılarından söz eder. Yazıdan anlaşıldığına göre onlardan biri "saygıyla hatta şaşkınlığa benzer aşırı bir muhabbetle" andığı Nazlı Yengesi, ikincisi "dirayeti, feraseti ve asırların bereketini taşıyan şifahi kültürü, gerek aile gerek çevre münasebetlerindeki ayarlı tutumu" (s. 157) ile büyük annesi, diğeri ise "alnında ve gönlünde bir mânevi asaletin" (s. 158) damgasını taşıyan annesidir.

İkincisi, en güzel örneğini Yahya Kemal'de gördüğümüz bir 'Osmanlı medeniyeti' hayranlığı!.. "Hâtıralarımla Başbaşa"daki çoğu yazıda Osmanlı adaletine, terbiyesine, sanatına, mimarisine, insanî ilişkilerine hayran bir yazar vardır karşımızda. Macaristan'daki, Rumeli'deki Osmanlı adaletine atıfta bulunması, "Mahalleyi Canlandırmak", "Nohut Oda Bakla Sofa", "Mersiye", "İnsan ve Makine", "Davetsiz Konuk Radyo" gibi yazılarında geleneksel Osmanlı hayat tarzı ve terbiyesinden övgüyle söz etmesi, bu tavrının tezahürüdür. Sık sık Osmanlı tarihinden ve Osmanlı Devleti'ni kuran ruh mimarlarından -Ahmet Yesevi, Şeyh Edebalı, Akşemseddin- bahsetmesinin sebebi de bu olmalı. Tarih onda bir kök/ kimlik bilgisi olarak sürekli başvurulan bir kaynaktır, çünkü ona göre "Mâzî, akıl danışılacak en doğru sözlü ve tecrübeli bir dosttur." (s. 11), "Yakın tarih kadar doğru sözlü fetvacı bulmak hemen de muhaldir." (s. 55)

Samiha Ayverdi

Üçüncüsü, Batı/ Batılılaşma karşısında tavrı nettir. Ona göre Osmanlının geri kalma ve yıkılma sebebi, Batı medeniyetine, teknolojisine ayak uyduramaması değil, ilerlemek için kendi kültüründen, imanından ve ahlâkından kopmasıdır: Nitekim "Türk'ün büyük felâketi, toprak kaybı değil, hars ve iman kaybı idi." (s. 74) der ve yazılarının hemen hepsinde bu iman ve kültür kaybını sık sık dile getirir, aydınlardaki ve gençlerdeki kültürel kopuşa dikkat çeker.

Benimse dikkatimi en çok çeken zihnimde sıçramalar yaptıran bazı düşünceleriydi. Örneğin ruh ve bedene ilişkin yazdıkları... Ona göre ruhla beden yer yer insanı zıt yönlere çeker; beden ruhu beşeriyete doğru, ruh ise bedeni ulûhiyet göklerine çağırır (s. 42).

Kibir ve üstünlük gösterisi olarak algılanan bilgi, "beşerî hırslardan temizlenmemiş akıl ve zekâ" (s. 169) sahibine düşmandır. Dolayısıyla sadece 'akli ve nakli bilgiler', insanı benliğin esâretinden kurtarmaz. Sonra "Can vermeden can bulunmaz", aşkla ölen aşkla dirilir.