Batı'dan alınan her teori Türk şiirine uygulanabilir mi

Edebiyat araştırmalarında yazar ve şairlerin edebi hayatı genelde şu evrelere ayrılır: Şiire başlama, taklit evresi. Bu evrede her şair şiire kendinden önceki örneklerden ve bilgiden yola çıkarak başlar. Ulaşabildiği ve imkanları nispetinde tabii. Ve genelde yetkin biri -bu bir öğretmen, bir akraba veya bir şair olabilir- onu şiir yazmaya teşvik eder. Örneğin Tevfik Fikret, şiire Muallim Naci'nin, ona "Tercüman-ı Hakikat"te imkân tanımasıyla başlamıştır, henüz Mekteb-i Sultani'de (Galatasaray Lisesi) bir öğrenciyken. Genç şair, -Harold Bloom "Etkilenme Endişesi" adlı eserinde bu evredeki genç şaire ergen/ çırak anlamında ebhebe der- bu evrede selefin izini sürer, ustaya nazireler söyler. Araştırmalar, bu evreye 'taklit evresi' diyorlar. Psikolojide benliğin henüz ayrışmadığı, bireyleşmediği dönem. Behçet Necatigil, şairin bu evresine "Şiir Burçları" adlı o meşhur yazısında 'gurbet burcu' der. Çünkü şair henüz gurbettedir, yani kendi özinde, özge dilinde değildir, eldir, yabancıdır, hamdır... Mevlana'nın 'ney'i gibi kamışlıktan, aslî vatanından bu dünyaya yeni düşmüştür, şaşkındır, hayata taklitle tutunur. Yine Necatigil'in "Dönme Dolap" şiirindeki gibi, feleğin çarkı dönerken o da gelip bu 'dönme dolab'a binmiştir işte.

Sonra ikinci evre başlar: Arayış evresi!.. Necatigil buna 'hasret burcu' diyor. Neye hasret Kendine hasret, kendi diline, kendi sesine, Yunusça söylersek 'kendi özi'ne... Hani İsmet Özel "İçimden Şu Zalim Şüpheyi Kaldır Ya Sen Gel Ya Beni Oraya Aldır" şiirinde "beni bir ses sahibi kıl, kefarete hazırım" der ya, onun gibi... Ney de öyle, insan da!.. O hasretle inler, selefiyle çatışır, dövüşür, kimi kez yorulur, umudu kırılır, bırakmak ister hatta. Kavafis'in "İlk Basamak" şiirindeki genç şair/ ebhebe Evmenis gibi. Çoğu genç şair, buna benzer umutsuzluklar yaşamıştır başlangıçta. Bilge şair Teokritos'a "ayağımı attığım ilk basamaktan/ hoş gör, daha yukarı çıkamayacağım" der. Bu, bir tür etkilenme endişesi, hasret duyduğu özine/ kişiliğine kavuşamama korkusudur. Selefle yüz yüze gelme, onun gücüne karşı koyamama kaygısı. Karakoç da yaşamadı mı bu kaygıyı Bence yaşadı. O nedenle "Şiir Sanatı"nı ve sonra da "Diriliş"i çıkardı, 'başka bir ses, kendi sesi' için... "Büyük Doğu"nun sesini, dilini izlemek istemedi. "Hatıralar"ında buna değinir. Bu evrede kırgınlıklar, usta ile ephebe arasında bir rekabet olmaz mı Olur! Süreç, sert dahi geçebilir. Harold Bloom, bunu; yani genç şairin selefine -gelenek diyelim buna- karşı çıkmasını, 'çatışma'yı, kendi sesini, kişiliğini bulması için gerekli görüyor. Ece Ayhan'ın dediği gibi "babalar öldürülmek için (mi) vardır"... Freud'un Oedipos kompleksi dediği baba-oğul çatışması teorisine dayanıyor Bloom. Ama teorisinin temelinde aslında İncil var. Adem'in Tanrı (Baba) ile çatışması ve Cennetten kovulması. Bunu, olması gereken bir 'kendilik çatışması', kişilik edinmenin bir ön şartı olarak görüyor. Hatta Şeytan'ı selefe (Tanrı-baba-gelenek) başkaldırdığı için modern şairin ilk örneği olarak takdim ediyor.