Yine yarıldık yahu!

Yine yarıldık yahu!

AHMET TALİB ÇELEN

Türkiye her mevzûda ikiye yarılmaktan kurtulamıyor. Şöyle bir bakınız; Abdülhamid, Atatürk, Osmanlı, laiklik, şeriat, Kur'an kursları, tarîkatlar-cemaatler, imam-hatip okulları, ekonomi, kültür-sanat, kadın hakları, başörtüsü, sokak köpekleri, çocuk cinâyetleri, eğitim, hukuk... İkiye yarılmadığımız hiçbir mevzû yok neredeyse. Hem de ne yarılma... En basit mevzûlarda bile birbirimizin boğazını sıkmaya, öteki saydığımızı yok etmeye teşneyiz.

"Burası laik bir ülke, başörtülü okumak isteyenler Arabistan'a gitsin." diyordu bir cumhurbaşkanı.

"Ben bu ülkede çarşaflı birisini görmek istemiyorum; bu ülke bizim, gitsinler!" diyor yaşlı bir laik abla.

Yarılma heyecânını sözde bırakmayıp başörtülü hanımlara, sakallı amcalara saldırmaya kadar götürenleri az görmedik.

Bir tarafın hayat-memat meselesi gördüğü Kur'an kurslarını öbür taraf geriliğimizin kaynağı diye görüyor ve "İktidâra gelirsek hepsini kapatıp yerine bale kursu açacağız." diyebiliyor.

Ömrü İslam düşmanlığı ile geçmiş bir prof. kadın "Biz esasız, bu ülkede bizden izinsiz bir şey olamaz, bir ne istersek o olur." diyordu.

Hepsini yazsak sayfalar yetmez. Yukarıda belirttiğimiz birkaç ihtilâf/yarılma mevzûuna bakarsanız ülkemizin hâl-i pürmelâlini anlarsınız.

Bir ülkenin insanları, inanç ve kanaat grupları, ideolojik gruplar hiç mi bir araya gelemezler Bu nasıl bir bölünmüşlüktür Millet kelimesinin târîfinde "dil, din, ideal birliği ve ortak yaşama şuuru" da vardır. Hâl-i hazırda "bir millet" husûsiyetini kaybettiğimiz görülüyor âdetâ. Sanki Türkiye'de dil, din, vatan, millet, ideal, kültür-gelenek bakımından tamâmen farklı iki ayrı, hattâ iki düşman kavim yaşamaktadır. Mehmed Âkif, "Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz/Gelmişiz dünyâya milliyet nedir öğretmişiz" derken bize bir el değmiş ve kendimiz millet olmaktan çıkmış, bırakınız dünyâyı, kendi nesillerimize bile "milliyet"in ne olduğunu öğretememişiz. Bu kadar sert yarılma hâli hayra alâmet değildir ve içinden nasıl çıkacağımızı da henüz bulabilmiş değiliz.

İsrail-ABD ve İran arasında çıkan savaş sebebiyle yeni bir "yarılma" mevzûu daha bulduk. Bu defa umûmiyetle birlikte olduklarımız arasında meydâna geldi yarılma. Bir grup bu savaşa "Kâfir-Müslüman savaşı" olarak baktı ve doğrudan İran tarafını tuttu. Başka bir grup da İran'ın Şii yayılmacılığını ve geçmişteki Sünnî katliâmlarını göz önünde tutarak savaşı şimdilik bir "zâlim-mazlum savaşı" olarak değerlendirip temkinli olarak İran'ın yanında olmak gerektiğini ifâde etti. Tabiî fikirler bundan ibâret değil, birbirinden küçük-büyük farkları olan birçok fikir dolaşımda. Ama netîce olarak ülke gerçeklerimizi bir daha yaşadık: Yarıldık!

Savaşın daha başında İsrail-ABD'nin İran'ın Minab kentinde bir kız okulunu vurması ile 170 kız çocuğunun vefâtına üzülmek için Şii olmamız gerekmez. Bunlara üzülünce Şii de olunmaz. Hem Sünnî olup hem bu çocuklara içimiz yanabilir. Bu, insânî bir meseledir.

İsrail ve ABD'nin nasıl İslâm düşmanı olduğunu hepimiz biliyoruz. Filistinlilerin, Irak'ın, Afganistan'ın çektiği acılar henüz taptâzedir. Dolayısıyla İsrail-ABD kiminle savaşsa karşısındakini desteklemek geliyor içimizden. Bunların zulmü bizi böyle bir otomatiğe bağlamış. Şimdi İran füzelerinin Siyonist İsrail'e de ölümü ve acıyı tattırmasından mutlu olmayan bir Müslüman yoktur. Allah, İsrail-ABD'nin karşısında savaşan güçlere yardım etsin.

Öbür taraftan bütün bunlar İran'ın Şii yayılmacılığını ve bu yolda yaptığı Sünnî kıyımlarını unutmamızı da gerektirmiyor. Şu anda İran'ın başı belâdadır ve mezhep ihrâcı ile uğraşacak vakti ve imkânı yoktur. Ama bugünler geçer de şartlar normalleşirse Şii yayılmacılığına kaldıkları yerden devâm etmeyeceklerinin garantisi yoktur. Şu anda birdenbire yoğunlaşmış kardeşlik vurguları böylece devâm edecek midir Bu savaş İran'ı katı mezhepçilik tutumundan vazgeçirecek midir Zaman gösterecek. Biz vazgeçmelerini ümit ederek bekleyeceğiz ama vazgeçmemeleri ihtimâline karşı da en azından eğitim, sosyal medya ve propaganda alanında hazırlıklı olmak durumundayız. Ebûbekir Sifil Hoca aşağı yukarı bu mânâya gelen bir açıklama yaptı: