Son beş yıldır, bu cümlesiz bir Avrupa siyaseti değerlendirmesi bulmak zor.
Bu söylem bugün Avrupa genelinde yerel ve genel seçim sonuçlarıyla doğrulanan bir olguya dönüşmüş durumda.
Şu ana kadar ana akım partiler, bu yükselişi kendi aralarında kurdukları koalisyonlarla frenlemeye çalıştı. Kısmen başarılı oldular.
Ancak aynı başarı ideolojik açıdan söz konusu değil. Aksine, bugün Avrupa'da siyaset büyük ölçüde aşırı sağın belirlediği eksende şekilleniyor.
Avrupa savaş sonrası ana akım siyasetini "liberal demokrasi" üzerine kurdu. İnsan hakları, rıza merkezli siyasal düzen, içeride bireyci liberalleşme, dışarıda küreselci entegrasyon...
Bu paradigmanın arka plan etkisi ise toplumu atomize etmesi oldu.
Aile, cemaat, millet gibi kolektif kimlikler sistematik biçimde talileştirildi hatta problemli kavramlar hâline getirildi. İnsan hakları söylemi dahi, insanı tekilleştiren bir çerçeveye oturdu. Din ve vicdan hürriyeti, büyük ölçüde, kamusal alanda görünmez olmak şartıyla tolere edildi.
Tarihî, sosyal ve fıtrî bir gerçeklik olan bu yapılarla çelişmeye başlayan bir hâkim siyasal düzen ortaya çıktı. Zamanla aile yapısı zayıfladı, millî ve dinî cemaat fikirleri tabu hâline geldi. Bazı Avrupa ülkelerinde, bayrak açmak bile, bağlamından bağımsız şekilde ayıplanan bir eyleme dönüştü.
Artık ekonomik refah üzerinden tanımlanan Avrupa toplumlarında Hıristiyan Demokrat partiler dahi bu paradigmayı bütünüyle içselleştirdi. Küresel ekonomik ve siyasal düzeni önceleyen partilerin yasama faaliyetleri de bu doğrultuda şekillendi: Enerji politikaları, cinsiyet ve cinsellik alanındaki düzenlemeler, göç politikaları; dış etkilerle birleşerek ve birçok zaman toplumsal karşılığı hesaba katılmadan hayata geçirildi.
İşte aşırı sağ gerçeği tam da bu arka plan üzerinde yükseldi.
Ancak burada önemli bir nokta var: "Aşırı sağ" diye tanımlanan bu dalga, monolitik bir ideolojik bütünlük taşımıyor.
Oldukça heterojen bir tepki alanından söz ediyoruz.
Bir kesim, bastırılmış millî duygularına ve sosyo-ekonomik olarak geri düşmüşlüğüne tepki olarak "bayrağı" yeniden sahipleniyor. Bir kesim, dinî ve kültürel kolektif kimliğine karşı devlet eliyle bir cinsiyet ve cinsellik savaşı açıldığını düşünüyor. Bir kesimin bu konularla bir problemi yok, ama göçmen politikalarına itiraz ediyor, küresel düzenin savaşlarının ve krizlerinin bedelini kendilerinin ödemeye zorlandığını hissediyor.

21