Kâinat insan için yaratılmıştır. Ondandır ki, insan "Ahsen-i takvîmde" yaratıldığı için "eşref-i mahlukat" (yaratılmışların en şereflisi) kabul edilir.
Şu gözümüzle görmeye çalıştığımız ve sınırlarını çizmekte zorlandığımız sayısını tam bilemediğimiz nice âlemler vardır. Bu âlemlerde her insana ait bir özel âlemi vardır. Özel âlemler, umumî âlemin aynıdır. Yani her insan aynı zamanda bir âlemdir. Kâinatın tamamıyla bütün insanlara baktığı gibi, her insana özel olarak (kişiye özel) da bakmaktadır. ünkü her insan özel olduğundan hizmetleri de özeldir.
Bediüzzaman'a göre, umumi âlemlerin merkezi güneş olduğu gibi, özel âlemlerin merkezi de şahıstır. Her özel âlemin anahtarı o âlemin sahibinde olup latifeleriyle ve duygularıyla bağlıdır. O özel âlemlerin saflığı, temizliği, güzelliği, çirkinliği, aydınlığı ve karanlığı, merkezleri kabul ettiğimiz kişilere tâbidir.
Kişi cisminin küçüklüğüne bakıp günahları küçük göremez. Kişinin ibadeti, hamdi, şükrü bütün kâinatı ilgilendirdiği gibi, günahları da aynen bütün kâinatı ilgilendirmektedir. Her bir ibadeti bir lamba tarzında etrafı aydınlattığı gibi, her bir günahı da âlemini karartmaktadır.
"Her yeni gün, sana, hem herkese bir yeni âlemin kapısıdır" diyen Bediüzzaman, namaz hakikatine dikkat çeker ve namaz kılmayan kişinin o günkü âleminin karanlıklı ve perişan bir halde gittiğini söyler. Peki, bu âlemde olan her şey bize şahitlik eder mi
Kâinatta her şey bizimle alakadar olduğuna göre, bize şahitlik edecektir. Burada yapacağımız şey aleyhimize değil, lehimize şahitleri çoğaltmaktır.
Namazı kılan kişi, namazı ile o âlemin Rabbine yönelse, birden ona bakan âlemi nurlanır, aydınlanır. Sanki, namazı bir elektrik lâmbası ve namaza niyeti, onun düğmesine dokunması gibi o âlemin karanlıklarını dağıtır. Karışık, karanlıklı dünyası değişerek nurlu, aydınlık, sevimli bir hal alır. "Allah göklerin ve yerin nurudur." (Nur Suresi: 35.) ayetinden bir nuru onun kalbine serper. Kişinin o günkü âlemini, o nurun parlamasıyla ışıklandırır. Onun lehinde nurâniyetle şahitlik yaptırır. (Sözler, s. 432)

31