Yarım kalan cümleler mezarlığı
AHMET CAN KARAHASANOĞLU
Yakınınız öldüğünde zaman düz bir çizgiden çıkar. Her an artık öncesi ve sonrası şekline dönüşür.
Bugün Edirnekapı Şehitliği'nde bir abimi toprağa verdim. Küreğin çıkardığı tok sesi dinlerken şöyle düşündüm. Toprağa atılan her kürek iki hayatın üzerine düşüyor. Biri gidenin biri de kalanların. Otuz küsür yıllık bir tanışıklığın üzerine serpildi işte o toprak. Hayrullah abi elibol, gönlü bol samimi bir insandı. O toprak sadece bir bedeni değil birlikte yaşadığımız küçük ayrıntıların da üzerini örttü.
Yağmur yağıyordu ve yarım kalmış cümleler ertelenmiş buluşmalar akıyordu üzerime. Bir daha ona asla soramayacağım soruları düşündüm. Hayatın anlamı, insanların hevesleri… Sürekli babamın mezarıyla ilgilenirdi. Ve bana sen de benim mezarımla ilgilen derdi. Unutma ilgilen tamam mı Ama insanın baba dostu ölünce bir parça daha devriliveriyor. Üzerime öyle ağır devrildi ki Hayrullah abinin vefatı halen ne yazacağımı bilemiyorum.
Ölüm geride kalana şu soruyu soruyor: "Ya o toprak benim üzerime atılsaydı"
İşte bu soruyu kendime sordum. Hayatın merkezinde sandığım "an" bir anda kaydı. Ölüm teorik bir laf olmaktan çıkıp bir omuz mesafesine gelmişti.
Tam olarak nasıldı hatırladığım kadarıyla Mesnevi'de ölümden kaçmaya çalışan bir adamın hikayesi anlatılır. Adam ölüm meleği Azrail'i görünce korkuyla başka bir şehre kaçar. Böylece kendini kurtardığını sanır. Oysa Azrail bilir ki "Benim onunla randevum kaçtığı şehirdeydi" Adeta kaçış kaderin hızını arttırmıştır. Bu yüzden ölüm bir takip değil, geç kalmış bir buluşmadır.
Bu kıssa ilk bakışta teslimiyet çağrısı gibi okunur. Oysa biraz daha dikkatle bakıldığında, asıl meselenin ölüm değil, insanın kendini kandırma biçimi olduğu görülür. Ölümü uzakta, başkasına ait, istatistiksel bir ihtimal gibi düşünmek isteriz. Onu haber bültenlerinde, hastane koridorlarında, başkalarının hikâyelerinde tutarız. Fakat bir gün, o istatistik bir isme dönüşür. Bir abiye... Bir dosta... Bir omuza...

25