Ölen bebek kutsal aile ve dilenciler

Ölen bebek kutsal aile ve dilenciler

AHMET CAN KARAHASANOĞLU

Fatih'te yaşanan trajik olay, insanın içini yavaş yavaş karartan türden. Küçük bir bebek, yalnızca günler içinde açlık ve ihmal yüzünden hayatını kaybetti. 5 Kasım'da dünyaya geldiği, 7 Kasım'da 3,2 kilogram ağırlıkla taburcu edildiği, öldüğünde ise kilosunun yaklaşık 2 kiloya düştüğü ve vücudunda içe çökme bulguları tespit edildiği haberlere yansıdı. Anne, birliktelik yaşadığı kişi, anneanne ve dede "kasten adam öldürme" şüphesiyle gözaltına alındı. Dosyaya giren bilgilere göre bebek, son üç gündür hiçbir şekilde beslenmemişti.

Bahse konu haber, cehaletle açıklanabilecek türden bir ebeveynlik hikâyesi değil. Daha derinde, üzerinde pek konuşulmayan bir soruyu çağırıyor: Böyle bir sorumsuzluğun çocuk sahibi olma hakkıyla ilişkisi nedir Olan biteni, toplumun değer yargılarındaki aşınma ve aile olma sorumluluğunun giderek hafiflemesi üzerinden okumak mümkün. Ne var ki bu bebek ilk değil; büyük ihtimalle son da olmayacak. Devlet, bu tür facialara giden yolları kapatmadığı sürece, benzer hikâyeler tekrar tekrar karşımıza çıkacak.

Genelde çok geç saatlerde dışarı çıkmam. Ancak geçtiğimiz gece, acil bir durum nedeniyle sokağa çıkmak zorunda kaldım. Soğuğun keskinliğinde, yanıma en fazla on yaşlarında olan bir kız çocuğu yaklaştı. Para istedi. Ayağında terlik vardı, titriyordu. Metrolarda, trenlerde, kaldırımlarda bu şekilde dilenen çocukları görmeye alıştık artık. Oysa alışmak, kabullenmek demek değil. Çünkü bu çocukların her biri, er ya da geç kötü niyetli birinin yoluna düşebilir. O halde bu çocuğun ailesini bulup onları henüz yolun başında sorgulaması gerekir diye düşünüyorum devletin yetkili kurumlarının. Çocuk dilendirmek bu kadar kolay olursa tacizlerden tecavüzlerden bahsetmek için kâhin olmaya gerek yok.

İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Peki devlet bu konuda ne yapıyor Defalarca ilgili kurumlara bildirmeme rağmen, sahada hiçbir şeyin değişmediğini gördüm.

Aksaray Meydanı'nda, günde on binlerce insanın geçtiği bir noktada meczup bir adam vardı. Onunla ilgili yetkili mercileri defalarca aradım. Her seferinde dosya başka bir kuruma havale edildi; "bizim yetkimiz değil" cümlesi, sorunun kendisinden daha hızlı dolaştı. Adamın pantolonu yırtık olduğu için zaman zaman her yeri görünüyordu. Bunun hem insani hem ahlaki bir sorun olduğunu, zabıta dâhil birçok kuruma anlattım.

Sonuç değişmedi. Otuz yıllık gazeteci olarak, sokakta yatan bir adamı devletin herhangi bir kurumuna teslim edemedim. Ve bir gün, o adam soğukta donarak öldü. Mosmor bedeni donmuş halde götürdüklerini hatırlıyorum "demek ki" dedim kendi kendime "götürmeleri için ölmesi(!) gerekiyormuş."