Bu yüzden çevre seçimi çok önemlidir. Biri size "içine kapanıksın", "başarısızsın", "çok agresifsin", "çok zekisin" dediğinde, bu sizin gerçekten de davranış biçiminizi değiştirir. Her insan etkilenir, ama bazı insanlar yönlendirilmeye daha müsaittir. İstihbarat ajanları özellikle bu yönde insanlardan istifade ederler.
90'lı yıllardı. İnsanlar başkalarının kendileri hakkında ne düşündüğünü sınırlı ölçüde biliyordu. Çünkü sosyal medya yoktu. Şimdi bu öyle bir hâl aldı ki, insanlar tuvaletlerini bile paylaşır oldular. Seyirci için inşaa edilen bir hayat gerçekten sizin hayatınız olabilir mi
İşte sosyal medya elimizden kendi hayatımızı kurgulayabilme yetisini aldı. Seyirci tarafından dizayn edilen bir hayatın yan ürünleriyiz. Tabii ki bizim seyircimiz de başka birinin seyircisi...
Artık kimse kitap okumak istemiyor. İnsanlar hızlandırılmış hayata öyle alıştı ki, kitap okuyanlar adeta uzaydan gelmiş gibi görülüyor. Biz bu çağın son temsilcileri olarak hüzünle izliyoruz gidişatı.
Aslında kendini anlatmak da bir tür hikâye kurmaya benziyor. Anlatan kişi, bir süre sonra o hikâyenin içinde yaşamaya başlıyor.
"Güçlü olmak zorundayım, terk edildim, yalnızım." İşte bu sözler ilk başlarda sadece görünme isteği ve toplumdaki röntgenciliği tatmin gayesiyle yapılıyor. Tatmin olmanın en kötü sonucu, asla o tatminle yetinememektir. Her tatmin bir duraktır ve siz o durağa ulaştığınızda, tatmin bir sonraki durağa doğru uzaklaşır.
Bir de moda olan bir tuhaflık var: Her başarısızlık, her düşüş, her kaybedişi geçmiş aile travmasına(!) bağlama müptezelliği. Bu resmen gerçeklerden kaçmak için uydurulmuş bir psikiyatri balonudur. Artık bu balonu patlatmanın vakti geldi. Geçmişteki olay şöyle oldu diyerek bu günü değiştiremeyeceğimize inanmak zorundayız.
Ne geçmiş bir daha gelecek, ne de geleceğe müdahale edebileceğiz. Yaşadığımız ânın içinde bir o yana, bir bu yana, sarkaç misali gidip geleceğiz. Bu yüzden başta alıntıladığım Herzog'un "her köşeyi aydınlatırsanız ev yaşanmaz hâle gelir

25