Elbisenin yokluğu ve gerçek devrimciler

"Annem çalışıyordu. Böyle organizasyonlara gidecek elbisemiz de yoktu."

Bu cümleyi okuduğumda hüzünlendim. Aklıma ne ameliyathaneler, ne de yapay kalpler geldi. O an sadece çocukluğunu cebinde taşıyan bir kız gördüm. Fakir ama onurlu bir kız. İnsan çocukluğunu hiçbir zaman geride bırakamıyor. Sadece onu daha derin bir yere gömüyor. Zamanı geldiğinde o gömüyü kazıp oradan çıkarmak için...

Dilek Gürsoy ne lise mezuniyetine gitmiş, ne tıp fakültesi törenine, ne de doktora diplomasını almaya... Üstelik bunu dramatik bir hikâyeye dönüştürmüyor. "Bir an önce okulu bitirip işime bakmak istedim." diyor.

Ne kadar sade bir cümle.

Ve belki de tam bu yüzden çok ağır.

Bugün gösterişli başarı hikâyeleri anlatmayı seviyoruz. Fotoğraflar, ödüller, alkışlar...

Gerçek başarı o şımarık fotoğraflarda değil. Sabahın köründe çalışmak için yollara düşmüş emekçi bir annenin gözlerinde. Kızını okutabilmek için direnen o anne, işte en büyük devrimci.

Bir öğrencinin "Buna para vermeyelim." diye vazgeçtiği küçücük bir istekte... Kimsenin bilmediği utançlarda...

Belki de insanı güçlü yapan şey tam olarak budur.

Çünkü yokluk, bazı insanları intiharın eşiğine bile götürebilir. Bazı insanları ise daha da bilgeleştirir.

Dilek Gürsoy'un hayatına bakınca bunu hissediyorum. Avrupa'nın ilk kadın yapay kalp cerrahı olmak elbette olağanüstü bir başarıdır. Fakat beni daha çok etkileyen, yıllar sonra Almanya'nın en saygın üniversitelerinden birinin onu mezuniyet konuşmasını yapmak üzere davet etmesi değil.

Asıl etkileyen ayrıntı şu:

Kendi mezuniyetlerine gitmeyen kadın, başkalarının mezuniyetine umut olmak için koşarak gidiyor.

Hayat böyle paradokslarla güzelleşir. İşte yıllar önce toprağa gömdüğü çocukluğunu şimdi o konuşmada kazıyor Dilek Gürsoy. Gençliğinde yaşadığı tüm zorlukları hiç komplekse girmeden paylaşıyor insanlarla. Başarı sadece kariyer demek değildir. O kariyere hangi kıstaslarla geldiğinizle ilgilidir. Bu yüzden Dilek Hoca, o elbiseyi giyemediği için kinlenmemiş, aksine direnmiş.