Bediüzzaman'ın demokratik cumhuriyete taraftar olduğunu yazıp söylediğimizde, bazı dostlar, sanki ikisi zıt imiş gibi "peki ya Hilafet ne olacak" türünden manalı sorular soruyorlar.
Bizim cevabımız şu:
Bediüzzaman, İstanbul'daki Osmanlı Saltanatı kaderin de hükmüyle yıkılıp yerine Ankara merkezli bir Cumhuriyet kurulduğunda bunu elbette desteklemiş, sevinmiş ve alkışlamıştı.
Hatta 1922 sonunda ısrarlı davetlerden sonra İstanbul'dan Ankara'ya gelip dahil olduğu TBMM'de okuyup neşrettiği beyannamede "Ankara'da 'devlet ve hükümet', İstanbul'da 'din ve hilafet' şeklinde yetki karmaşası bize uymaz, zihinler ve kuvvetler çatallanır, siz hilafeti de şahıs halife olmaktan çıkarın, Ankara'ya getirin ve bir heyete verin." fikrini teklif etmişti. (Merak edenler o Beyannamenin son paragraflarını dikkatlice okuyabilirler.).
Sonrasında Ankara muktedirlerince şeklen bu teklife uyuldu; Kanunla İstanbul'daki hilafet bitirildi ve Ankara'daki Meclis halife sayıldı.
Ama ardından olanlar oldu. Muhalefet kriminalize edildi. Demokrasi öldürüldü. Başka tür bir saltanat kuruldu. Cumhuriyet antidemokratik ama alabildiğine seküler/laik, inkılapçı, dinde reformist (bid'acı) ve şeair düşmanı bir rejime dönüştürüldü.
Nitekim 1946'ya kadar hiçbir cumhurbaşkanlığı seçimi çoktan seçmeli gerçek bir seçim olmadı.
Meclisi halife ilan eden 431 sayılı Kanun yürürlükte ama Meclisin elinden hilafet yetkisi devrimlerle fiilen alındı.
Türkiye'de dinî alandaki yüz yıllık gerilimler, aslında bu yetki al-ver işinin kavgasıdır. Bediüzzaman'ın "şeaire taraftarlık ve bid'alara karşılık" göstergeli pusulası buna işaret eder ve hedef netleştirir. Demokratikleşme çabaları da aslında Meclisi Halife yapmaya yöneliktir.
Nitekim Demokrasi Şehidi Merhum Andan Menderes'in 1955'te Demokrat Parti Meclis Grubunda yaptığı konuşmada "siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz" demesinin bir anlamı da budur.
Bugün bu gerilime de işaret ve delalet eden bir şehircilik deliline bakalım.
Önce hatıra:
1994'te Dicle Hukuk'taki görevimizden ayrılıp Gazi Üniversitesinde göreve başladığımız aşamada ev ararken o zamanki dekanımız Merhum Prof. Dr. Erkan Öngel "öğretim üyesi ankaya'da veya Ayrancı'da, Dikmen'de oturmalı, tren yolunun kuzeyine geçme" demişti.
Elitist gibi görünen bu bakış açısının sebebini düşününce anlamıştık. Şöyle:

14