Piyasa dolandırıcılığına "Nurcu"ları sokuşturanlar!

Hakikatte din ve diyanet düşmanı olan malûm karanlık çevreler yine işbaşındalar. Devletten uzak din ve nasihat hizmeti yapan cemaatleri ve tarikatları gözden düşürmek için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar.

1. Giriş bilgileriyle başlayalım:

Hakikatte din ve diyanet düşmanı olan malûm karanlık çevreler yine işbaşındalar. Devletten uzak din ve nasihat hizmeti yapan cemaatleri ve tarikatları gözden düşürmek için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar.

Bu din ve vatan düşmanları, haklarındaki asıl hükmü Allah'ın vereceğine inandığımız Uğur Akkafa, Serdar Turhan ve başka bazı şahsiyetlerin fon operasyonu kapsamında tutuklanması üzerinden hücuma geçerek "Onlar da Nurcu, yani Nurcular da bu suçun ve günahın topyekün içerisinde, üstelik çaldıkları paralara din hizmetini kılıf yapmışlar" diyerek tezvirat yapıyorlar.

Evet, kâra iştahlı bazı masumlar devletin bilinçli ihmaliyle bir sazan sarmalında zarara sokuldular ya. Bunlar da güya onların kayıplarının hesabını soruyormuş gibi yapıyorlar ama aslında başka avlara çıkıyorlar.

Bu sene yüzüncü yılını idrak ettiğimiz iman şaheseri Risale-i Nur'ları gözden düşürebilmek için boşuna üfleyip duruyorlar.

Bu menhus gayreti, uyanık olanlar, esasen 2009'daki Ergenekon davaları sürecinden itibaren, o süreçte yaşanan hukuksuzlukları ve kumpasları görmekle fark etti ama sesini hakkıyla duyuramadı. Ardından "FETÖ Davaları"ndaki zulümler geldi ve sessizlik arttı. Sonra da tek adam rejimiyle birlikte denetimsizlikte zirve yapan tuhaf devlet anlayışı da işin tuzu biberi oldu ve bu vahim günlere geldik.

Şunu da ifade edelim: Bu din düşmanları sadece cemaatleri gözden düşürmeye çalışmakla da yetinmiyorlar. Son günlerde, Türkiye'de sivil dinî oluşumların kırk yıllık bir başarısı ve bir uzantısı olarak görülmesi gereken ama son yirmi yıllık dönemde devlet tarafından aşırı sahiplenildiği için maalesef kısmen devletleştirilmiş gibi görülen ve böylece kalitesi de tartışmalı hale getirilen faizsiz finansman modellerini ve bunları işleten kurumları da gözden düşürmeyi planlıyorlar. Bu da işin cabası.

Bir de onların, dindarların sivil toplumunu ve sivil toplum kuruluşlarını birbirine düşürüp yerle bir etme hedefi var ki bunun için de göz göre göre gelen AHBAP Derneği - Haluk Levent operasyonunu dahi bir alet olarak kullandılar. Böylece akıllarınca, dindarlara, "devletten başkasına güvenilmez" dedirtecekler.

Yani onlar, insanımızın nazarında sivil ve ihlâslı cemaatlerce ve teşebbüslerce temsil edilen İslamiyet'i o nazarlardan külliyen ıskat etmeye çalışıyorlar.

Onların bu oyununda yem ve alet olanlar sadece iktidardaki ve çevresindeki "dindar kılıklı banker(!)"lerden ve onların eş-dost çevrelerindekilerden ibaret olsaydı, derdik ki "bu onların kendi aralarındaki bir iktidar ve servet transferi kavgasıdır ve dünyevi bir meseledir, olan devlete güvenen gariban yatırımcıya olmuştur, dinimize ve ahiretimize zararı yoktur veya pek azdır."

Ama maalesef öyle değil. Bu musibet hakiki bir musibettir zira dine gelen musibettir.

2. Cemaatler ve Nurcular ve bazıları

eşitli dinî grupların ileri gelenleri ya da âkıl adamları gibi görünen kişiler başta olmak üzere bazı medyatik kişiler ve muktedir siyasetçilerin propagandasından manen sarhoş olmuş safdil ehl-i iman, bu türden hücumlara, maalesef, adeta "bana/bize dokunmayan yılan isterse bin yıl yaşasın, bana ne" mantığıyla yani "bizim cemaate dokunmadığı sürece mesele yok" yaklaşımıyla bakıyor.

Üstelik, bu kişiler, nedendir bilinmez, adeta "kutsal devlet"çi olmuş. Devletin her dediğini doğru görüyor, her adlî operasyonun mutlaka bir gerçeğe dayandığını ve daha önemlisi her operasyonda yaydırılan her bilginin gerçek bilgi olduğunu varsayıyor.

Bu hatalı bakış sebebiyle de önüne konulan zanlara şüphe ile yaklaşmaktan kolaylıkla vazgeçiyor ve sadece kendi dar grubunu korumaya yönelerek adeta kendi bindiği dalı kesercesine bir müdafaa tarzına girişiyor.

Oysa "dar grubu müdafaa" aslında nefsi müdafaadır.

Grup aidiyeti ile hareket ediyor görünen bu tür insanlar, kendi dar "biz"ini kusursuz görüyor ama başka herkesi ve her grubu, devletin karşısında neredeyse doğuştan suçlu bir varlık olarak konumlandırıyor. Üstelik her türlü kusura bulaşmış olabilecek olan ve Bediüzzaman'ın tabiriyle "zerrâtı günahkarlardan mürekkep" olan devletin beyanlarına tam itimat ederek...

Ve, güya kendisini kötü imajdan kurtarabilmek için, "bizim onunla alakamız yok, bununla da alakamız yok" gibi beyanlarla adeta kendi kolunu bacağını kırıp kesiyor.

Bu, aklın ve vicdanın kabul edebileceği bir tutum değil.

3. Ne oldu

Zındıka komiteleri dört koldan hücum ediyor. Ehl-i imanın birbirine en çok sahip çıkması gereken bir zamandayız.

Zındıka komiteleri "armudun sapı, üzümün çöpü" diyerek, -elbette kusurlu ve günahkar olabilecek olan- çeşitli şahsiyetler üzerinden cemaatleri bile bile karalamaya çalışıyorlar.

Bazı safdillerin, onların dindarlara çalmaya çalıştığı karaları doğru ve haklı kabul etmesi ve "biz onlardan değiliz, onlar bizden değil" gibi açıklamalarla güya kendilerini korumaya çalışmaları, aklı başında ve kalbi yerinde ama güçten düşürülmüş zavallı ehli imanın nazarında pek sakil düşüyor. Zira onlar biliyor ki o kara fırça bir gün herkese dokunacak.

Bazı hizmet insanları üzerinden tüm camiayı karalamaya çalışanlar da aslında çok iyi biliyorlar ki suç ve ceza şahsidir.

Ama zaten onların derdi adalet değil, imaj yıkıcılık.

Ve bir kısım dindar kılıklıların, onların derdinin adalet olmadığını bile bile, adeta onların sözcüsü gibi davranarak "zaten belliydi, hem onlar bizden değil" demesi hiçbir şekilde ehl-i vicdanın kabul edebileceği bir şey değildir.

4. Ne olmalıydı

Şunu peşinen söyleyelim; biz bu zatları şahsen tanımıyoruz. Ama tanımamız da gerekmiyor. Yapıp ettikleri hakkında da bir bilgimiz yok ve bu aşamada olması da gerekmiyor.

Bizim için, herkes gibi onların da beyanları asıldır. Kendileri Nur Talebeliğini bir ideal olarak görüyorlarsa ve Nur Talebesi olmak istediklerini ifade ediyorlarsa, bize, bu güzel arzuları için dua etmek düşer. Ama Nurcu olmanın ya da sayılmanın kriterleri bellidir: Günahlardan uzakta ve takva dairesinde kalmak da birinci şartıdır.

Her insan gibi bu zatların da eksiği yanlışı olabilir. Ama bir suçu kendileri itiraf etmedikleri veya kamu vicdanını tatmin eden bir kesin hükümle suçları sabit hale gelmediği sürece, biz, bindirilmiş medyanın, bazı kamu görevlilerine atıf yaparak "var" dediği ve çoğu kamuoyu oluşturmaya yönelik olarak servis edilen geçici delillerle kimseyi suçlamayız.

Zira Türkiye'de dindarların başına, bilhassa son 15-20 yılda, "devlete gereğinden fazla güvenmek"ten dolayı nelerin geldiğini hep beraber yaşadık ve yaşıyoruz.

Dolayısıyla biz evvela bütün din kardeşlerimizin kardeşlik hukukunu müdafaa etmekte mükellefiz.