Cemaatler devletten uzak durmalı

Yakın geçmişte yaşanan bazı tecrübeler, günümüzde ve gelecekte dinî cemaatlerin devletten uzak ve sivil alanda kalmasının gerekliliğini ve böyle yapabilmelerinin kıymetini gösterdiği gibi siyasetçilerin ve siyasi kurumların da cemaatleri oy deposu gibi görmekten vazgeçmesi gerektiğini ders vermiştir.

Servet Armağan ve Yeni Asya - 2
Akıl Misafiri - Prof. Dr. Ahmet Battal

"Gizli cemiyet kurma suçu"

1926 tarihli eski TCK 163'te (sonradan, 1936 yılında) düzenlenmiş olup 1991'de yürürlükten kaldırılmış olan "devletin temel nizamlarını dinî esaslara uydurmak amacıyla gizli cemiyet kurma suçu" ayrıca ele alınmalıdır.

Eskiden "gizli cemiyet kurma suçu" da denilen bu suçun görünüşte sanık durumundaki muhatapları, çoğunlukla, dinî cemaatlerin bu isnatla mağdur edilmiş mensupları idi. Bu türden cemaatleşmelerin, bugün, AİHS m. 9'da ve Anayasada düzenlenmiş olan vicdan hürriyeti, örgütlenme hakkı ve propaganda hakkı kapsamında kaldığı açıktır.

Bu sebeple biz bu makalede "cemaat" derken, bazıları eskiden TCK 163 kapsamında suç örgütü de sayılan ya da sayılmış olan ama artık tümü bir meşruiyet elde etmiş olan bazı cemaatleşmeleri de kast etmiş olacağız.

Dernek ve kulüp gibi yapıların kanuna aykırı ve hatta suç oluşturan amaçlar için perde ya da kılıf olarak kullanılması elbette hukuka aykırıdır. Mesela "Kanarya ve Gülü Sevenler Derneği" adıyla açılan bir dernek merkezinin ve lokalinin aslında kumar oynatmak için kullanılmasını ya da "Hak ve Özgürlükleri Sınırsızca Savunma Derneği" adıyla bir dernek kuran bir grubun aslında eşcinsel fuhşu yaygınlaştırmak ve hatta bu işten para kazanmak için dernek faaliyetlerini araç olarak kullanmasını hukuk elbette himaye etmez.

Aynı şekilde gerçekten cemaat türü yapıların da siyasî ya da gayri siyasî nitelikteki çeşitli suçlara alet veya perde edilmesi mümkündür. Bu halde de elbette olayın ceza hukuku boyutu ve dolayısıyla suçun ve cezanın şahsîliği, suçun ve cezanın kanunîliği, suçun maddî unsuru, suçun manevî unsuru gibi ceza hukuku ilkeleri ve kavramları devreye girer. Biz aşağıda, cemaat kavramının bilhassa 15 Temmuz 2016 öncesinde ve sonrasında çokça tartışılan bu boyutu üzerinde durmayacağız. (Konuyla ilgili ayrıntılı bilgiler ve değerlendirmelerimiz için Yeni Asya Neşriyat tarafından 2020'de yayımlanmış olan "15-20 Temmuzların İlacı: Adalet ve Hürriyet" adlı kitabımıza da bakılabilir.).

CEMAAT KAVRAMININ DÖNÜŞÜMÜ

Dönüşümün yönü

Ön tesbit olarak tekrar ifade edelim ki cemaat kelimesinin bir hukuk kavramı olarak azınlık cemaatlerini ifade eden yönü hızla gözden uzaklaşmaktadır. Kavrama ve değişimine ilişkin yaşanan süreç üç faz halinde incelenebilir:

a) Bugünkü dilde dinî cemaat de denilen cemaat olgusu, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren, kriminalize etmek amacıyla ve genellikle 'tarikat' şeklinde ifade edilmiştir. Tek parti döneminde, 'insan'ın tek bağının resmî toplum da denilen Devlet ile ve/veya devlet üzerinden kurulabileceğini kabul eden ve diğer bütün bağlanmaları reddeden sosyalist devlet anlayışı, laiklik ilkesinin marjinal ve jakoben uygulanışının da yardımıyla, cami cemaati dışındaki bütün dinî gruplaşmaları engellemeye çalışmış ve cezalandırmıştır.

b) Sonraları devlet, insan hakları metinlerinin ortaya çıkıp dünyayı etkisi altına almasının da etkisiyle ve demokrasiye geçiş ve laikliği demokrasi ile sınırlandırma gayretleriyle birlikte dinî gruplaşmaları kriminalize etmekten vazgeçerek görmezden gelmiş ve yok saymıştır. Bu döneme nötr dönem de denebilir.

c) Son aşamada ise cemaatleri; baskı grubu, sivil toplum örgütü gibi isimlerle tanımış ve fakat tanımlayıp kanunlaştırmaktan uzak durmuştur. Millî Güvenlik Kurulunun basın bildirileri üzerinde yapılacak bir çalışma bu konudaki tespitlerimizin doğruluğunu gösterebilecektir.

Bu günkü aşama hakkında siyasî akımların temsilcileri arasında elbette bazı farklar da bulunmakla birlikte, bugün gelinen noktada MHP ve CHP siyasetçileri dahi 'kanaat önderleri' adını vererek de olsa dinî cemaatlerin ileri gelenleri ile açıkça görüşmekte, taleplerini almakta ve siyasî destek talep etmektedir.

Bu kısmen özgürlükçü noktaya elbette uzun ve sancılı bir sürecin sonunda gelinmiştir.

Bugün için, eskiye dönerek, din hizmetlerini yeniden resmî din örgütü durumundaki Diyanet İşleri Başkanlığına inhisar ettirmek makul görülmediği gibi mümkün de görünmemektedir.

Ancak yakın geçmişte yaşanan bazı tecrübeler, günümüzde ve gelecekte dinî cemaatlerin devletten uzak ve sivil alanda kalmasının gerekliliğini ve böyle yapabilmelerinin kıymetini gösterdiği gibi siyasetçilerin ve siyasî kurumların da cemaatleri oy deposu gibi görmekten vazgeçmesi gerektiğini ders vermiştir.

Gerçekten, hem devlet -bilhassa din ve vicdan hürriyeti sebebiyle- kişilerin bir cemaate mensup olmasını devlet katlarında bir avantaj ya da dezavantaj olarak görmekten vazgeçmeli ve adalet ve liyakat esasıyla hizmet vermeli ve hem de dinî cemaatler kendileri için gerçek varlık durumunda olan ihlâs ve samimiyet ilkesi gereğince devlet imkânlarından haksız biçimde faydalanmaktan kaçınmalı ki taşlar yerli yerine otursun, AB üyesi bazı ülkelerde olduğu gibi sağlıklı bir kamu düzeni ve toplum-devlet dengesi kurulabilsin ve demokrasinin nimetleri ortaya çıkarılabilsin.

DÖNÜŞÜM İHTİYACI:

Dinin görünürlüğü ve siyasetten talepleri

Cemaat kavramının dönüşümünü gösterebilmek ve doğru şekilde değerlendirebilmek için bir örnek olarak ayrıca konuyla ilgili ilk çalışmalardan birini yapmış olan Dr. Ahmet Naki Yücekök'ün "Türkiye'de Örgütlenmiş Dinin Sosyo-Ekonomik Tabanı (1946-1968)" adlı çalışmasının (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını-1971) bazı kısımlarını buraya aynen almayı ve yorumlamayı da faydalı ve hatta gerekli görüyoruz:

...

Tek parti döneminin 1946'da yapılan ve çoktan seçmeli olduğu için ilk gerçek seçim sayılan seçimlerle birlikte sona ermesinden sonra 1950'de iktidara gelen Demokrat Partinin konuya bakışı cemaatlerin sosyal ve hukuki statüsünü de değiştirmiştir (Bu konuda Yücekök şöyle diyor):

"Ama ne zamanki devlet çok partili döneme geçerek topluma, o hak ve özgürlükleri vermiştir, Türk islâmcıları yalnızca maneviyata dayanır olmamışlar, dini örgütlerle, yayın organları ile ve din eğitim kurumları ile düzene direnişlerine maddî bir görünüm de kazandırmışlardır. Toplumdaki bu çok güçlü potansiyele büyük tavizler vererek iktidara gelen DP alt tabakalar için meydana getirdiği nisbî refah ile büsbütün benimsenmiş ve ekonomik bakımdan yüzü gülen halk yığınları durumlarındaki değişikliği 'frenkmeşrep' ve 'gâvur' olmayan, aksine kendilerinden olan bir örgütün iktidarda oluşuna bağlamışlar ve DP iktidarda olduğu sürece yoğun ve süreli bir dinsel muhalefetle karşılaşmamıştır. Aslında halktan tamamen kopuk sosyal sınıfların ve çıkarların hizmetinde olan DP halka olan bu aykırılığını onlara hissettirmeme şansına da sahip olmuş bir iktidardı. Hatta DP'nin devamı olduğunu iddia eden AP iktidarının ilk yıllarında da bu halktan kopukluk, hatta karşıtlık onlara hissettirilmemiştir. Bunun ana nedeni 1950'lerden yakın geçmişimize kadar uzanan sürenin halkın en az sömürüldüğü süre olmasıdır." (s. 232.)