Oruç Fıkhı Üzerine

İbadetleri "kulluk", "şükür" ve "akrabiyet-kurbiyet" denkleminde ele almak bizi "mana" ile buluşturmada kolaylık sağlar. Ama ibadetleri, nüsukları "kar-zarar" ya da "fakir-zengin" gibi "faydacı" yaklaşımlara indirgersek kulluğu "tacir mantığı" gibi niceliksel hesaplamalarla heba ederiz.

Ramazan'ın eşsiz maneviyatını tatmaya başladığımız bu günlerde, orucun sadece fıkhî boyutundan, yani bedeni aç bırakma boyutundan hakikat boyutuna, yani ruhu doyurma boyutuna geçebilmek, bu mübarek aya yakışan bir tefekkürdür. Zira ibadetin hakikat boyutu coğrafyamızda asırlardır yetim muamelesi görmektedir. Gösterişin, kibrin ve meşrulaştırmanın aracına dönüştürülen dinî ibadetler (yani Namaz, Oruç, Hac, Zekât) çoğu vakit maksadından uzaklaştırılarak icra edildi.

Oruç mesela, bir yandan (üstelik yoksulun ezilmesi hususu göz ardı edilerek) "açı, fakiri, anlamak için" gibi zenginlerin kibrine sebep olabilen bir yaklaşıma hapsedilirken, diğer yandan da "aç kalmakla" anlamlı kılınabilen bu ibadet, zenginlerin zenginleri büyük masraflarla ağırladıkları ziyafetlere sahne edilmektedir. Aynı sofralarda, bir yönüyle de açlık ve susuzluğu net hissetmemiz gereken oruç tutmada, "Ramazan ayı boyunca nasıl tok kalınacağı, susuzluğun nasıl hissedilmeyeceği"ne dair bilgiler, tecrübeler paylaşılarak orucu ibadet/nüsuk olmaktan çıkarıyorlar.

Halbuki bu nüsukta aç kalmak, susuz kalmak ve bunu rıza ile karşılamak, buna sabır göstermek gerekir ki Yüce Şari'in (Allah) muradı hasıl olsun. Çünkü oruç; kulun kendi varlığını, arzularını ve benliğini (oruçlu olduğu süre boyunca) askıya almasıdır. İbnü'l-Arabî, Fütuhat-ı Mekkiyye'de, "Her amel insan içindir, oruç hariç. Oruç benim içindir ve onun mükâfatını ben vereceğim" hadisini şerh ederken muazzam bir tespitte bulunur. Bu şerhte İbn Arabî, diğer bütün ibadetler (namaz, zekat, hac) dışarıdan görülebilen, "vücudî" eylemlerdir. Yani namaz olsun, hac olsun, zekat ya da sadaka olsun diğer ibadetlerde bir hareket, bir görüntü, gösterge vardır. Ancak oruç, "eylemsizlik" yani "yapmama" esaslı bir ibadettir ki bu kul için "yokluk"tur. Oruçlu birini dışarıdan bakarak anlayamazsınız; çünkü oruç bir eylem değil, bir eylemsizlik hali ve terk ediştir, der.

Kısacası oruçta "yok"luk var.

Yukarıda da değindiğim gibi orucu "zengin-fakir" denkleminden çıkarmamız lazım. Böylece hem zenginin kibrinin önüne geçebiliriz hem de fakirin ezilmesine fırsat vermemiş oluruz. Şayet orucu "fakirin halini anlama simülasyonu"na indirgersek, gizli bir hiyerarşiye yol açarız. Oruca böyle yaklaşmakla varlıklı olanın fakir olana, "Aslında ben tokum, gücüm var, istediğimi yiyebiliyorum, ama lütfedip senin yoksunluğunu bir süreliğine deneyimliyorum" zehabına kapılması suretiyle, nefsinin, egosunun o ince kibrini beslemeye sebebiyet vermiş oluruz.

Ama orucu "varlık mertebeleri" açısından (meratibu'l vücud) ele alırsak orucun, sosyolojik bir empati olan fakiri anlamak değil, ontolojik bir yüzleşme olduğunu kavrayabiliriz. Bu yüzleşmede kişinin mutlak yoksulluğu ve yoksunluğu (fakr) tadarak şuurlanması söz konusudur. Bu açıdan bakıldığında, dünyanın en zengin insanı ile en fakir insanı oruçluyken eşittir. İkisi de acziyetini tadar. Oruç, zengine "fakiri anlamayı" değil, "kendisinin de aslında fakir olduğunu" cümle alem gibi Allah'a muhtaç olduğunu öğretir. İnsandaki "Ben mülk sahibiyim" yanılgısını yıkar ve "Mülk Allah'ındır" hakikatini mideye vuran bir açlıkla tescil eder.