Dini konuşmalarda işin ehlinin seçtiği iki ayrı ton vardır. Birinde ses yükselir, diğerinde alçalır. Bu fark, zannedildiği gibi mizaç yahut hitabet terbiyesi meselesi değildir. İki sesin arkasında iki ayrı varlık zemini durur.
Zahir ilmiyle meşgul olan âlim, esas itibariyle hükmün diliyle konuşur. Emri ve nehyi, helal ile haramı, sahih ile fasidi, sevap ile azabı beyan eder. Kadı hükmeder, müftü fetva verir, müderris ders okutur, vaiz nasihat eyler ve ithamlarla dolu nasihatinde ayrıca BUYURUR da. Muhatabının, cemaatinin, dinleyicisinin doğru yolu bulmalarını hedefler. Bunların hepsi, mahiyeti icabı bir muhtevanın içeriden dışarıya, konuşandan muhataba doğru taşınmasıdır. Hüküm, ulaşmak için açık seçik olmak zorundadır; açıklık ise sesin yükselmesini tabiileştirir. Bu dil kesinlik ister, kesinlik kuvvet ister, kuvvet de daha yukarılarda perde/ler ister.
Tasavvufun dili ise evvelemirde hal dilidir, kal dili değil. Mürşid muhatabını bir malumatla ikna etmekten ziyade, kendi haliyle ona bir şey sirayet ettirmeye çalışır. Zira tasavvufta her şeyin ama her şeyin iradesi Hak Teâla'nın elindedir. Mürşid herkesten önce kendisini hidayette, doğru yolda görmek ister. Burada asıl müessir olan, sözün muhtevasından önce sözün arkasındaki hazır bulunuştur; yani huzurdur. Sükunetle konuşmak o halin taşıyıcısı olur, yükseltilmiş ses ise dikkati lafza çeker ve arkadaki hali gölgeler. Tasavvuf edebiyatının yaygın düsturuyla kalpten çıkan söz kalbe akar, dilden çıkan söz ancak kulakta kalır.
Kuşeyri, er-Risale'sinde bu ayrımın kavramsal çerçevesini kurar. O, makamlar kesbidir, der haller ise vehbidir. Makam çalışmakla elde edilir, hal ise ihsan edilir. Bu tasnifi kabul eden bir gelenek içinde sesin de iki ayrı kaynaktan beslenmesi zaruridir. Bu kaynaklardan birinden beslenen için kesbedilen bir şeyin gösterilmesi gerekirken, diğeri için, ihsan edilen bir şeyin ise sadece taşınması yeter.
Gazali'nin el-Münkız mine'd-Dalal'de anlattığı kendi tecrübesi, bu farkın en sahih şahididir. Devrin en büyük müderrisi, Nizamiye kürsüsünün sahibi olduğu halde, hakikatin sadece kitaptan öğrenilemeyeceğini, onun zevkle, hal ile ve sıfatların değişmesiyle idrak edilebileceğini itiraf eder. Yani ilmin zirvesindeki adam, ilmin bittiği yer için ömrünü verdiği alanın dışındaki yeri işaret etmiştir.
Aynı Gazali, İhya'nın kalbin acayipliklerine dair bahsinde meseleyi bir adım daha içeriye taşır ve kalbi paslanmaya müsait bir aynaya benzetir. Bu aynanın hakikati aksettirebilmesi için evvela durulması, dinmesi, susması gerekir. Nefsin dur durak bilmeyen çalkantısı, vesvesesi ve iddiası ise o durulmanın önündeki asıl engeldir. "Nefsin gürültüsü" tabiri tam da bu iç kargaşayı anlatır zira insanın içinde konuşan sesler susmadıkça, dışarıdan gelen hiçbir hakikat orada yankı bulmaz. Ve mühim olan şudur ki, içerideki gürültü içeride kalmaz. Kalbi çalkantılı olanın dili de çalkantılıdır; içinde susmayan adam, dışarıda da susmayı beceremez. Bu yüzden yükseltilmiş ses çoğu kez bir kuvvet alameti değil, henüz dinmemiş bir iç gürültünün dışarıya taşan yankısıdır. Gazali'nin yine İhya'da naklettiği meşhur temsil bu ciladan bahseder. O iki ressam grubundan biri duvarı nakışlarla bezer, diğeri karşı duvarı yalnızca cilalar; aradaki perde kalkınca, cilalanmış duvarın aynı nakışları daha parlak aksettirdiği görülür. İlim nakşetmek, hal ise cilalamaktır. Nakış gürültüyle de yapılır, lakin cila ancak sükûnetle tutar. Sükûnet, kalbin cilalanmış olmasının sesidir.
Bu zemin farkı Kur'an'da da bir karşılık bulur. Cenab-ı Hak, müminlerin kalplerine indirdiği huzura sekinet adını verir (Fetih 4). Sekinet, gürültünün değil dinginliğin İlahi bir armağan olarak tarifidir. Nefse verilen paye de itminandır ve Kur'an bunu, "Ey mutmain olmuş nefs!" (Fecr 27) yani bir başka yorumla "başka arayışları bırakan..."ile dile getirir. Kur'an olgunluğu daima bir doygunlukla ki bu da sakinleşmeyi gerektirir- bir yatışmışlıkla zikreder; hiçbir yerde bir coşkuyla, bir bağırışla, gürültüyle anmaz.
Zikir usulünde de aynı ölçü aranır: "Rabbini içinden, yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam an" (A'raf 205). Ayetteki dune'l-cehri mine'l-kavl kaydı dikkate şayandır. Kulun Rabbiyle konuşmasında bile perde alçaktır. Rabbiyle sesini kısan kul, kardeşiyle sesini niçin yükseltsin

5