Geçen yazımızda "dikkatin satılması"na değinmiştik. Şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz:
Dikkatini satan insan, bir süre sonra yönünü de satar. Şahsımıza uzanan bu etki, bizi şu soruyla karşı karşıya bırakır:
Bu gösteri dünyası yalnızca bireysel zaafların toplamı mı, yoksa insanları yönetmenin bir yolu mu Fransız düşünür Michel Foucault'nun "biyoiktidar" kavramı ve yaklaşımı bu soruyu düşünmek için yol göstericidir.
Foucault'ya göre geleneksel egemenlik, hükümdarın "öldürme ya da bağışlama" gücüne dayanıyordu. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren ise iktidar başka bir biçim kazandı ve artık hayatı yönetmek, düzenlemek, optimize etmek, nüfusun sağlığını, doğurganlığını, verimliliğini denetlemek onlar için esas hale geldi. Foucault'nun tespitiyle tıp, istatistik, psikiyatri gibi disiplinler bu denetimin bilgi araçlarına dönüştü.
Foucault'nun kavramını kendi meselemize taşıdığımızda, görünüşe takılan bu son kuşağın neden bu kadar kolay yönlendirildiği daha iyi anlaşılır. (Burada söyleyeceğim şey Foucault'nun doğrudan bir tezi değil, onun kavramından hareketle yaptığım bir okumadır.)
Çağın en ince tuzağı, benliğin bedene indirgenmesidir. Kimliğini, şahsiyetini, değerini yalnızca bedeninde ve görüntüsünde arayan insanı yönetmek kolaydır. Arzuları önceden bilinir, korkuları tahmin edilir, ihtiyaçları üretilebilir.
Bedene indirgenen insanın kaybettiği şey yalnızca özgürlüğü değil, aynı zamanda ve daha çok onun ufkudur. Yavaş yavaş gözle görülmeyenden elini eteğini çeker. Edebiyat, felsefe, anlam arayışı, ahiret düşüncesi onun için uzak ve yorucu konular olur. Dünyadaki yoksulluklar, eşitsizlikler, gözümüzün önünde yaşanan katliamlar karşısında sessizce bekler. Böylelerinden fikir üretme beklenmez, çünkü onlar hep birilerinin bir şey yapmasını bekler. Böyle bir insan, düzenin en çok istediği vatandaş tipidir: Tüketen, izleyen, itiraz etmeyen.
Oysa hepimiz bu yolu seçmeyen insanları da tanırız ve onlar, yazının başından beri anlattığımız tablonun tam karşısında durur. Aşırılıklardan, şatafattan uzak yaşarlar. Büyük polemiklere girmezler, sevgileri ve öfkeleri uçlarda gezmez. Sürekli çevre değiştirmezler, yalnız kalabilirler, kendi iç kaynaklarıyla beslenirler. Bütün hissetmek için kalabalığın alkışına ihtiyaç duymazlar. Kendileri ve dünya üzerine düşünmeyi severler; hayatlarını bir anlam arayışı olarak yaşarlar. Gösteri düzeninin pek sevmediği insan tipi budur, çünkü ona satılacak bir boşluk yoktur.
Bizim sorumluluğumuz bu ikinci yolu seçmektir. Bu dünyaya niçin geldiğimizi, neyi değiştirebileceğimizi, kimin hayatına nasıl bir güzellik katabileceğimizi, yolunda gitmeyen şeyleri nasıl düzeltebileceğimizi düşünmek ve bunun için gayret etmekle mükellefiz. Hayattaki tek hedefimiz ne giydiğimiz, nasıl göründüğümüz, hangi estetik müdahaleyi yaptıracağımız olamaz. Görüntüde boğulmamak, gerektiğinde ses çıkarmak, kötülüğe karşı durmak için bakmamız gereken yer bedenimizin nasıl göründüğü değil, kalbimizin nasıl olduğudur.
Tekrar Foucault'ya dönelim. Çünkü Foku aynı zamanda bize düzenin bedeni ve dikkati nasıl yönettiğini anlatır. Ama bu çözümleme, meseleyi daha çok dışarıdan, iktidarın penceresinden görür. Kalbe dönmek istiyorsak, bozulmanın bizim kendi gözümüzde, kendi bakışımızda nasıl yaşandığını adlandırmamız gerekir. Bunun için kendi geleneğimizin diline başvurmak gerekiyor ve bu noktada Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez'in gençlere yönelik bir konuşmasında ortaya koyduğu üçlü tasnif son derece aydınlatıcıdır. Mehmet Görmez'in ifadesiyle "görsel idrakin egemenliği", insanı teferrüc, tecessüs ve tekeşşüf denilen bu üç ahlaki hastalıkla kuşatmaktadır. Taha Abdurrahman'dan mülhem bu üç kavramı Mehmet Görmez; görme, görülme ve görünme meselesi bağlamında adeta bir haritaya döker.
Teferrüc, Mehmet Görmez'in tarifiyle bakma, izleme ve seyretme bağımlılığıdır; her şeyi bir surete, bir görüntüye indirgeme çarpıklığıdır. Görmez, burada müşahede ile teferrüc arasında derin bir fark olduğunu vurguluyor. Müşahede, varlığa bakıp hakikate şahitlik etmektir; insan baktığı şeyde bir anlam, bir ayet, bir işaret arar. Teferrüc ise bakışın yalnızca haz, oyalanma ve tüketim için kullanılmasıdır. Âlemin şahidi olarak yaratılan insan, böylece yalnızca şekillerin seyircisine dönüşür. Görmez'in dikkat çektiği gibi ekran karşısındaki insan, bir zamanlar âlimin dizinin dibinde oturan talebenin ya da mihrabın önündeki abidin yerine geçmiş gibidir; ama bu kez huzurunda durduğu şey hakikat değil, görüntüdür. Onun deyişiyle akıl göze iner, göz de dokunmak isteyen bir ele dönüşür. Kur'an bu konuda bizi açıkça uyarır: Onlardan bazı gruplara dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere gözlerini dikme (Taha 131; benzer ifade Hicr 88). Önceki bölümde anlattığımız sessiz seyirci, işte bu hastalığın taşıyıcısıdır.
Seyretmenin doyumsuzluğu, zamanla başkalarının hayatına göz dikmeye varır ve ikinci hastalık olan tecessüs böyle başlar.

28