Meşveret ve şûrâlar hak ve adalet ölçüleri çerçevesinde, hür bir zeminde ve hür insanlar ile hakkın hatırı âlî tutularak yapılır. Hürriyet ve müsâvat prensipleri içinde fikirler çekinmeden ifade edilmelidir.
Meşveret esnasında hiçbir kişi fikirlerinden dolayı kınanmamalı, baskı ve tahakküm altına alınmamalıdır. Meşveret ve şûrâlarda şahıslar değil, fikirler konuşulmalıdır. ünkü fikrin gıybeti olmaz. Tesadüm-ü efkâr, hak namına, hakikat hesabına olmalıdır. Böyle bir fikir çarpışması hakikatin her köşesini izhâr edip hakka ve hakikate hizmet eder. "Fakat tarafgirâne ve garazkârâne, firavunlaşmış nefs-i emmâre hesabına hodfuruşluk, şöhretperverâne bir tarzdaki tesâdüm-ü efkârdan bârika-i hakikat değil, belki fitne ateşleri çıkıyor."1 Şâyet "ref'-i imtiyaz ve müsâvat" yoksa, orada "haklı şûrâ" tesis etmemiştir. Şûrâlar, kişilerin fikirlerinin çoğunluğa dikte edilerek meşrûlaştırıldığı veya müzâkeresi yapılmayan fikirlerin tasdik makamı olan yerler olmamalıdır.
Peygamber Efendimiz'in (asm) istişare ve şûrâlarına baktığımız zaman haklı şûrânın tatbik edildiğini görürüz. Bir Sahabenin fikri ile Peygamberimizin (asm) fikri vahiy dışında meşverette eşittir. Peygamberimiz (asm) kendi fikrinden zaman zaman geri durmuş; "ben haklıyım", "ben bilirim" iddiasını asla tercih etmemiştir. O'nun (asm) hayatında vahiy dışında "siz bilmezsiniz" sözü asla vaki olmamıştır. Hz. Ayşe (ra) Peygamber Efendimiz(asm) için "Ondan daha çok istişare eden bir kimse görmedim."2 demiştir.
Şûrânın meşveret ruhuna muvafık olması için "umûmî şûrânın" altındaki "alt meşveretlerde" yapılan müzâkereler şarttır. Umûmî şûrâ ancak bu alt meşveretlerden geçen kararları müzâkere ederek nihaî kararını verir ve sonra tatbikata geçilir. Şûrâlar ferde hak ve hürriyetin tanındığı, fikirlerin serbest olarak müzâkere edildikten sonra ekser tarafından karar altına alındığı zaman "haklı şûrâ" olur. Hak ve hakperestlik, adâlet ve hür bir zemin haklı şûrânın vazgeçilmez prensipleridir. Eğer haklı şûrâ tesis edilirse netice olarak ihlâs ve tesanüd temin edilmiş olur. Burada önemli olan batılın, hak suretini giymekle efkârı aldatmasına fırsat bulamamasıdır. Bu da ancak haklı şûrânın tesisi ile mümkün olur.
Haklı şûrâ, "haklı olduğu için uyulan şûrâ" değil; hakkı bulmak ve hakkı hâkim kılmak gayesiyle çalışan, meşru usullerle karar veren istişare heyeti demektir. Bu anlayışta esas olan şahısların hatırı ve üstünlüğü değil, hakkın hatırı ve üstünlüğü esastır. Haklı şûrâ, insanların istidatlarını, bilgilerini ve tecrübelerini bir araya getirerek aklı da buna ilâve edip "ortak aklı" işletmektir. Elbette yüzde yüz mükemmellik dünya şartlarında ve mülk âleminde mümkün olmayabilir. Zaten Bediüzzaman da "Heyhât! Âlemin her halinde hayr-ı mahz olamaz."3 demiştir. Ancak "Fıtraten, çendan hayır ciheti galiptir."4 Ne olursa olsun haklı şûrâdan çıkan kararlar müntesiplerini bağlayıcı olur. Onun için şûrâlarda alınan kararlar her halükârda insanı mes'uliyetten muhafaza eder. Öyleyse şûrâdan çıkan karara uymak gerekir.

4