Dâire-i imkân ve dâire-i vücûb

Dâire-i vücûb, hiçbir zaman değişmeyen ve mümkinâttan olmayan âlemler, Allah'ın isimleri ve sıfatları gibi; yani ilâhlık dâiresi olarak bilinir. Dâire-i imkân ise, imkân âlemi; kâinat dâiresidir.

"İmkân, var olmakla olmamanın eşit olmasıdır. Yaratılan her şey imkân dairesinde yer alır. Yani var olarak gördüklerimiz olmayabilirlerdi veya çok daha farklı hususiyetlerde olabilir- lerdi. Eşyanın varlığı kendi zatından olmayıp Allah'ın yaratmasıyladır. Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "...imkândan vücûb görünür..."1 Bir şey varlık sahasına çıkmışsa, onun var olması yoklukta kalmasına tercih edilmiş demektir. Bu tercih ise ancak varlığı vacib olan Allah'ın iradesiyle tahakkuk eder. Vücûb ise imkânın mukabilidir. Allah vacibü'l-vücûddur, yani onun varlığı zatından olup, yokluğu imkânsızdır. "Vücûb dairesi" denildiğinde O'nun (cc) zatı, şuunatı, sıfatları, isimleri ve fiilleri anlaşılır."2

Bu manayı şöyle de ifade edebiliriz. Var olması veya olmaması mümkün olan her şey mümkinâttır. Bunun karşılığı olarak var olması zarûrî olan vacib'ül-vücûddur. Bu varlığı zarûrî olan ve yokluğu düşünülemeyen Allah'ın vücûdudur. Öyleyse Allah'ın zat, sıfat, şuunat ve isimlerinin dairesi olan âlem-i vücûb haricinde olan herşey daire-i imkândır. Yaratılmış bütün masiva, mevcudat ve bütün ihtimaller de daire-i imkân içindedir. Yokluktan varlık âlemine çıkarılan ve varlık âlemindeyken yok olabilecek herşey de imkân dairesine aittir. Buna yer tayin edemeyiz. Mahlûkatın olduğu her yer imkân dairesidir.

İmkân dairesi, yaratılan bütün mahlûkatı ihtiva eder. Allah'ın varlığı 'vacib'tir, olması zarûrî, olmaması imkânsızdır; Allah ezelî ve ebedîdir. Yaratılan bütün eşyanın ise vücutları "imkân dairesinde 'mümkün'dür, yani var olup olmamaları müsâvîdir; Allah'ın iradesiyle vücûd sahnesine çıkarlar, evvel ve âhirleri vardır.

Risale-i Nur'da bu meseleyi teyid eden şöyle bir izahat vardır: "Meselâ, bütün daire-i imkân ve daire-i vücuba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin bir tek dalı hükmünde olan imânın erkân-ı sittesi ve o erkânın dal ve budaklarının en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir tenasüp gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvazenet suretinde tarif eder ve o mertebe bir münasebet tarzında izhar eder ki, akl-ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne karşı hayran kalır."3

Daire-i imkân ve daire-i vücub bir temsilî ağaca benzetildiğinde, bu ağacın bir dalını imkân, diğer dalını vücûb olarak düşünebi- liriz. İmkân dalı, masiva olarak düşünüldüğünde atomlardan, hüc- relerden, insanlara, hayvanlara, güneşlere, yıldızlara tâ cennet ve cehenneme kadar uzandığı gibi, vücûb dalında da imânın altı rüknü ve bu rükünlerin bütün alt şubeleri yer alır. "Meselâ peygamberlere iman, o dalın bir küçük dalı olarak düşünülürse, onda yüz yirmi dört bin peygambere imân etme manası vardır. Kitaplara imânda, bütün kitap ve suhuflara imân söz konusudur. Kur'ân'a imânda, onun altı bin altı yüz altmış altı âyetine imân dâhildir."4