Güç deyince, fiziksel güç, iri yarı olmak, kaba kuvvet veya mal, mülk, servet şöhret gibi şeyler akla gelmemeli.
Evet, Müslüman güçlü olmalı fakat, bu gücü hak ve adaletin emrine vermeli. Gücünü iman esasları ile kontrol etmeli. İnsan gücünü imanından, haktan, adaletten alırsa, hakikî manada güçlüdür. Yoksa, çevresindeki insanların çokluğundan, silâhlarının dehşetinden, güç alıyorsa, o aslında güçlü değil, âcizdir. Bu acziyetini örtmek için kaba kuvvete başvurur. Zayıfları ezmeye kalkar. Hatta bugün Gazze'de olduğu gibi katliamlara başlar. Yani, kontrolsüz güç, güç değildir. Sadece tahakküm ve istibdat aletidir.
Müslümanların düşmanları, sadece yabancı güçler, dış düşmanlar veya silahlı örgütler değildir. Bunlardan daha büyük ve çok zarar veren başka düşmanlar da vardır. Bu saydığımız düşmanlar, dünya hayatımızı mahvedebilir. İnsî ve cinnî şeytanlar, nefis, çeşitli musibetler, muarızlar, şerler ve şerliler, ebedi hayatımızı mahvetmek için fırsat kolluyorlar. Bunlara karşı da gerekli donanımlara sahip olmalı, ebedî hayatımızı kurtarmak için mücadele etmeliyiz.
Müslümanın güçlü olması, her zorluğa karşı koyabilecek bir kuvvete istinad etmesi gerekmektedir. İşte o kuvvet, iman kuvvetidir. Bediüzzaman Hazretleri, iman kuvvetinin insana kazandırdığı gücü şu şekilde ifade eder: "İman, hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisatın tazyikatından kurtulabilir."1
Müslüman aynı zamanda üstün olmalıdır. Üstün olmalı ama, üstünlük taslamamalıdır. Üstünlüğü başkalarına hükmetmek, onları ezmek ve zulmetmek amacıyla kullanmamalıdır. Zira üstünlük, tekebbürde değil, tevazudadır. İnsan tevazu ile eğildikçe yükselir. Üstün insan, üstünlüğü ile altındakileri ezmeye, onlara zulmetmeye tenezzül etmez. Hem de üstünlük, takva iledir. Cenab-ı Hak üstün insanı şöyle tarif eder: " Doğrusu Allah katında sizin en üstün olanınız, en takvâlı olanınızdır." 2

34