Faslı filozof Taha Abdurrahman'ın gözüyle Said Nursi, Felsefe ve Hikmet

Faslı filozof Taha Abdurrahman, Bediüzzaman'ın felsefe ile hikmet ilişkisini yeniden tanımladığını, Kur'ân merkezli yaklaşımının dünya çapında yankı uyandıran bir fikir hareketine dönüştüğünü dile getiriyor.

Pakistan'ın millî şairi Muhammed İkbal, bir beyitinde şöyle der: "Ekmek dolu sepeti başında taşıyorsun/ Bilmiyor şundan bundan ekmek dileniyorsun." Bizim de milletçe halimiz buna benziyor. Said Nursî, bu topraklarda doğmuş, iman hizmetini hayatının gayesi yapmış, bu yolda kendi ifadesiyle, çekmediği cefa, görmediği eza kalmamış bir din âlimi, müçtehid ve müceddid bir zattır. Fakat, kendi diyanet, akademik ve entellektüellerimiz tarafından hak ettiği şekilde takdir görmemiş, değeri anlaşılamamıştır. Yurtdışında, özellikle Arap ve Mağrib beldelerinde daha iyi anlaşılmış, itibar görmüş ve değer verilmiştir. Endonezya, Sudan, Uganda gibi ülkelerde Risale-i Nur Araştırma Merkezleri kurulmuş, Risale-i Nurlar ders kitabı olarak okutulmaktadır. Bizde ise, yıllarca bu eserler devlet eliyle yasaklanmış, başta Müellifi Said Nursî olmak üzere, bir çok Nur talebesi hapislere atılmış, âdete Risale-i Nur'a karşı harp ilan edilmiştir. Bugün de diyanet camiası ve entellektüel çevrelerce hâlâ bu soğuk tutum devam etmektedir.

Faslı entellektüeller de Bediüzzaman'ı tanıdı

Said Nursî, İslâm dünyası tarafından daha iyi anlaşılırken, değeri de günden güne artmakta, akademik çevreler tarafından hakkında stayişle söz edilmektedir. Said Nursî'nin değerini takdir edenlerden birisi de, Fas'ın tanınmış felsefecilerinden Taha Abdurrahman'dır. Taha Abdurrahman, orijinal bir İslâm felsefesinin nasıl inşa edileceği hususunda kafa yorarken, yolu Said Nursî ile kesişir. İlk defa, 1999 Mart ayında, Rabat'ta, V. Muhammed Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ile, İstanbul İlim ve Kültür Vakfı tarafından düzenlenen "Hicrî 14. Yüzyılda İslâm Düşüncesinin yenilenmesi: Bediüzzaman Said Nursî" konulu konferansta Said Nursî ile tanışmıştır. Bu konferans, Said Nursî'nin Fas'lı entellektüeller tarafından tanınmasında önemli bir adım olmuştur. Taha Abdurrahmanda Said Nursî'ye karşı büyük bir hayranlık uyanmış, Risale-i Nur'un ilmî bir üslupla imanı kuvvetlendirme gayreti, onda hayranlık uyandırmıştır.

Bu külliyatın sırrı ne

Taha Abdurrahman, Risale-i Nur ve müellifi ile tanıştığı bu sürede, Dr. İhsan Kasım Salihi'nin Arapçaya tercüme ettiği Risale-i Nurları dikkatlice incelemiş, okudukça hayranlığı artmıştır. Fakat kafasında hâlâ çözemediği bir sual dolaşmaktadır. Bana "Said Nursî, Felsefe ve Hikmet" kitabını hediye eden ve Eskişehir Osmangazi Üniversitesinde İlahiyat doktoru olan değerli hocam, Mısır'da ilim tahsil ederken, zor şartlarda Fas'a kadar gidiyor ve Taha Abdurrahman ile görüşüyor. Bir hafta kadar misafiri oluyor. Kendisinin Arapçaya tercüme ettiği Risale-i Nur'dan da bir takım hediye ediyor. Abdurrahman ısrarla Said Nursî'nin devamlı okuduğu bir evradı var mıydı diye soruyor. O da "Cevşenü'l-Kebir, Hizbü'l-Hakaik-i Nuriye'deki münacat ve zikirler" diye cevap veriyor. "İşte şimdi oldu, bu muazzam külliyatın menbaı bu münacat ve zikirlermiş" diyor.

Felsefenin üç zaafı

Taha Abdurrahman, Said Nursî'nin "felsefe" ve "hikmet" tasavvurlarını en iyi şekilde izah ettiğini söyler. Abdurrahman'a göre Said Nursî, felsefeyi üç temel açıdan tenkit etmiştir. Mantıkî, ahlâkî ve işârî. Felsefe, hakikati kavramada sınırlı kalır. oğu zaman da insanı yanıltır. Said Nursî, felsefenin insanda kibir ve nefse tapınma gibi ahlâkî zaaflara yol açabilir diyor. İşârî açıdan ise felsefî düşünceler, karanlıkta yolunu bulmaya çalışan bir yolcuyu andırırken, hikmet insana aydınlık ve net bir yol gösterir.

Felsefe ile hikmetin farkı

Taha Abdurahman, Said Nursî'nin yaptığı felsefe ve hikmet arasındaki ayrımı daha da netleştirmek için bu iki alanın başlangıç noktalarını ve hedeflerini de detaylandırır. Felsefe, insanın hayretinden doğar ve varlıkların olağanüstü yönlerini araştırırken, hikmet Allah'ın varlığını ve yaratılışın hikmetlerini tefekkür ettirir, daha derin bir hayranlık uyandırır. Said Nursî hikmetin bu üstün yönünü öne çıkartarak Kur'ân'ın insan aklını rehbersiz bırakmadığını savunur.

Hakikatin cevapları Kur'ân'da

Said Nursî'ye göre, felsefenin temel yöntemlerinden biri, sual sorma ve bu suallere tatmin edici cevap bulma yöntemidir. Kur'ân'da bunun en mükemmel misalleri vardır. "Nereden geldiniz, ne yapıyorsunuz, nereye gidiyorsunuz"gibi temel sorular, Kur'ân'daki tatmin edici cevaplarla açıklanır. Felsefî sorgulamanın aksine, bu yaklaşım hem aklını, hem de kalbini tatmin eder.

Said Nursî, Eski Said döneminde bir ara felsefe ile de ilgilendiğini ifade eder. "Kırk elli sene evvel Eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için hakikatü'l-hakaike karşı ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. ünkü aklı, fikri, hikmet-i felsefe ile bir derece yaralıydı, tedavi lâzımdı."

Tevhid-i kıble et

Evet, Said Nursî, bu yaralarını tedavi etmek için çare ararken, hem aklen, hem kalben hakikate giden ehl-i hakikatin arkasından gitmek istediğini belirterek, baktı onların her birinin ayrı, cazibedar hassası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmam-ı Rabbanî de ona, gaybî bir tarzda, 'Tevhid-i kıble et' demiş. diyor.