Daha hakkın kalmadı

"Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı..."1 diyen bir insan, bir başka yerde; "Ey nefsim! Yetmiş üç sene,yüzde doksan adamdan ziyade zevklerden hisseni almışsın. Daha hakkın kalmadı".2 diyor. Bu bir tenakuz (çelişki) değil mi

Bu cümlelerin ifade ettiği manalar, meseleye nereden baktığınıza göre değişir. Üstad Hazretlerinin hayatına baktığımız zaman, her iki paragrafın bir biriyle çelişmediğini, aksine bir birini doğruladığını görürüz.

Birinci kısımda, "ekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı" derken doğruyu söylüyordu. Gerçektende hayatı eza ve cefa içinde geçmişti. Mahkemeler, hapisler, sürgünler, defalarca zehirlenmeler... Bütün bunlar, izzetine ve hürriyetine çok düşkün olan Bediüzzaman için katlanılacak bir hayat değildir.

Gün olmuş, mecnun diye tımarhaneye atılmış, gün olmuş, Divan-ı Harb-i Örfî'de idamla yargılanmış, zaman gelmiş, defalarca zehirlenmiş, "Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti." diyecek kadar canından bezdirilmiştir.

Buna rağmen, nasıl oluyor da,"yüzde doksan adamdan ziyade zevklerden hisseni almışsın" diyebiliyor Üstad Hazetleri bu cümleyi söylerken de doğruyu söylüyordu.

Bediüzzaman'ın zevk anlayışına baktığımız zaman, yani nelerden zevk alır, onu ne mutlu eder diye düşündüğümüz zaman, yukarıdaki sözün manasını daha iyi anlarız. Dünya hayatı yönünden, gerçekten de her insanın tahammül edemeyeceği şiddette muamelelere maruz kalmıştır. Fakat bu ağır şerait altında, asıl gayesi olan Kur'ân ve iman hizmetindeki muvaffakiyetleri gördükçe, o eziyetler lezzete dönmüştür. İman hakikatlerini başka insanlara ulaştırmaktan, başka insanların imanının kurtulmasına vesile olmaktan son derece mesut oluyor, ve bu hizmetlerin intişar etmesinden lezzet alıyordu.