Anadolu'dan çağlayan bir ümit şelâlesi: Bizim Yunus

Yunus Emre, "Yaratılanı Yaratan'dan ötürü sevmek" anlayışıyla yalnızca Anadolu'ya değil, bütün insanlığa seslendi. Gönüllere işleyen mesajlarıyla Anadolu'dan Asya'ya muhabbet mührü vurdu.

Bir toplumu millet haline getiren, o toplumun ortak değerleridir. Bu ortak değerler ne kadar değerli ve ne kadar fazla olursa, o milletler tarih sahnesinde kalıcı medeniyetler inşa ederler. Büyük medeniyetin ise büyük manevî mimarlara ihtiyacı vardır. Milletler tarihinde en eski ve büyük medeniyetleri inşa eden toplumların birisi de Türk milletidir. Zira bu millet kendi içinde çok büyük manevî mimarlar yetiştirmiştir. Hoca Ahmet Yesevî, Mevlâna Celaleddin Rûmî, Hacı Bektaş Velî ve Yunus Emre, Bediüzzaman Said Nursî bu manevî mimarların başında gelir.

Ümit şelâlesi

Milletlerin ve devletlerin hayatı, düz bir çizgi üstünde, aynı yönde devam etmez. Bazen yükselir, parlar, ihtişamlı bir hâl alır, bazen de aşağı düşer, geriler, perişan bir hâl alır. Bizim milletimiz ne zaman sıkıntıya düşse, zor durumda kalsa, mânevî bir el uzanmış, milleti ve devleti o vaziyetten kurtarmıştır. Yukarıda isimlerini zikrettiğimiz manevî mimarlar, işte böyle zor zamanlarda ortaya çıkmışlar, bozulan birliği ve kaybolan dirliği yeniden inşa ederek parlak medeniyetlerin doğmasına vesile olmuşlardır. Yunus Emre de, Anadolu'da birliğin kaybolduğu, İslâm medeniyetinin başka milletler tarafından yıkılmak istendiği, halkın maddî ve manevî sıkıntılar yaşadığı bir zamanda ümit ve müjde şelalesi olarak Anadolu'nun bağrında çağlamaya başlamıştı.

Yunus Emre, Anadolu Selçuklu Devleti'nin dağılmaya ve Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde büyüklü küçüklü Türk beyliklerinin kurulmaya başlandığı 13. yüzyıl ortalarından 14. yüzyılın birinci çeyreğine kadar Orta Anadolu havzasında, Eskişehir'in Sivrihisar ilçesinde yer alan Sarıköy'de yetişmiş ve Ankara'nın Nallıhan ilçesindeki Tapduk Emre'nin dergâhında yaşamıştır.

Kabri üç kez nakledildi

Yunus Emre'nin kabri Sivrihisar yakınlarındaki Sarıköy'de bulunmaktadır. Yunus'un mezarı, üç defa naklediliyor. Ankara-Eskişehir demiryolu yapılırken, güzergâh üzerine denk geldiği için 28 Haziran 1947 yılında demiryolunun biraz uzağına taşınıyor. Rivayete göre, Yunus Emre, köylülerin rüyasına girerek tren geçişlerinden rahatsız olduğunu söylüyor. Bunun üzerine 6 Mayıs 1949 yılında demiryolundan biraz daha uzak bir yere naklediliyor. Bu nakil için tarihçi ve ilim adamlarından on kişilik bir heyet görevlendiriliyor. Yunus'un mezarı tekrar açılıyor. O günkü şahitlerin ifadesine göre, bir eli başının altında, öbür eli göğsünün üzerinde olarak hiç bozulmamış bir şekilde Yunus'un naaşına ulaşılıyor. O gün hava gayet güzel ve gökyüzü masmavi iken, aniden bir bulut beliriyor ve Yunus'un naaşını ıslatıyor. Arkeologlar tarafından vücut ölçüleri alınıyor ve bugünkü Yunus Emre resimleri çiziliyor.

"Bizi rüyamızda Yunus çağırdı"

Mezar nakli için hazırlıklar yapılırken, mümkün mertebe sessiz ve sakin bir şekilde bu iş götürülmek istenir. Zira Sarıköy, otuz hanelik küçük bir yerleşim yeridir. Kalabalık bir topluluğu ağırlayacak durumda değildir. Eğer haber verilirse, otuz kırk bin kişilik bir insanın buraya geleceği düşünülür. Resmî kişilerden ve bazı hocalardan meydana gelen küçük bir grup tarafından nakil işinin tamamlanması istenir. Fakat 28 Haziran günü geldiğinde, yine kırk bine yakın bir insan orada hazır bulunur. Hatta bir rivayete göre Bolu Mengen'den aşçılar, kazanları ve erzakları ile gelerek yemekler yaparlar. Onlara "Siz nasıl duydunuz" diye sorulduğunda, "Bizi rüyamızda Yunus Emre buraya davet etti, misafirlerime ikramda bulunun dedi" diye cevap verirler. O gün hava gayet güzel iken, aniden bir bulut belirir ve sadece o bölgeye yağmur bırakır. Yunus'un naaşını ıslatır. Bu ikinci kabir yeri de merasimler için dar geldiğinden, 24 Mayıs 1970 yılında daha geniş ve güzel bir külliye yapılarak oradaki türbesine nakledilir.

Asya'ya sevgi mührü vurdu

Sevgi mimarı olan Yunus Emre, gittiği her yere kalbinden kopardığı bir sevgi buketi bırakmış, onun etrafında pervane olan insanlar da bir birlerine daha bir muhabbetle yaklaşmış, kalplerindeki ümitsizlik, yılgınlık, durgunluk gibi duygular yerini bir ümit çağlayanına bırakmıştır. Yunus Emre'yi bu vizyonu ile ele alınca, sadece Eskişehir ve çevresi için değil, tüm Anadolu ve Asya kıtasına bir sevgi mührü vurduğunu görüyoruz.

Halkın dili: "Bizim Yunus"

Yunus Emre için pek çok isim ve sıfatlar uygun görülür. Kimisi şair der, kimi halk ozanı, kimi mutasavvıf, kimi filizof, kimi evliya, kimi derviş der. Bunların hepsinden bir parça, veya hepsinin tamamı Yunus Emre için doğru kabul edilebilir. Halka en sevimli gelen tarafı, halkın konuştuğu dilden söylemiş olması, yaşadığı devrin insanları ile aynı hayatı paylaşması, tevazusu ve samimiyetidir. Söyledikleri ile halkın dili olmuş, dinledikleri ile halkın kulağı olmuş, tüm yaşantısı ile halkın ta kendisi olmuştur. Bu kadar halk ile iç içe olduğu için, bu kadar zamandan beri de halk onu içinden yaşatmaktadır. Bugün öz Türkçe kelime aramak için enstitüler kurmaya, teoriler geliştirmeye gerek yoktur. Yunus'un dilini öğrensek, bu bize yeterlidir. Kısacası, "Bizim Yunus" bize kâfidir.

Yaratılmışı Yaratan'dan ötürü sevdi

Yunus Emre, halkın sevgilisiydi, ama önce Hakk'ın kuluydu. O'nu sadece bir sevgi sembolü olarak görmek doğru değildir. O sevginin kaynağına inmeden, aynı kaynaktan su içmeden Yunus Emre'yi tanımak mümkün değildir. "Yaratılmışı sevdim Yaratan'dan ötürü" sözünü içimize sindirmeden, bu anlayışın gereğini yerine getirmeden Yunus hayranı olmak, O'nu tanımaya ve anlamaya yetmez. Hakk'ın sevgisini kalbine koymadıktan sonra, halkı, yani kendisi dışındaki canlıları sevmek mümkün değildir. ünkü gerçek sevgi karşılıksız olur. Orada sadece Allah'ın rızası aranır. Allah inancı ve sevgisi olmayan bir kalpte hakikî sevgi bulunmaz.

Mihalıççık Sarıköy'de medfundur

Değerli bir varlığı, önemli bir şahsiyeti sahiplenenler çok olur. Bir şeyin ne kadar sahipleneni varsa, o kadar kıymeti var demektir. Bundan yedi yüz elli sene önce yaşamış bir insanın hayatı, yaşadığı ve öldüğü yer hakkında elde kesin belgeler bulundurmak mümkün değildir. O zaman bu günkü gibi adrese dayalı kayıt sitemi yoktu ki, kimlik numarasına bakalım ve adresini doğru olarak tespit edelim. Ama halkın da bir sözlü ve yazılı tarihi ve takvimi vardır. Bu gün ise, tarihî araştırmalarla bu bilgilere ulaşılmaktadır. Elde edilen bilgi ve belgelerin pek çoğu, Yunus Emre'nin Eskişehir civarında, Sakarya Nehri boylarında yaşadığı ve bu günkü türbesinin bulunduğu Mihalıççık'ın Sarıköy Beldesinde medfun olduğu, araştırmacıların ortak görüşü haline gelmiş bulunmaktadır.

BATI'DAN YUNUS'A RAĞBET

Yunus Emre'nin hakkını vermek elbette mümkün değildir. Millet olarak kendi değerlerimize sahip çıkmakta çok ihmalkâr davranıyoruz. Bizde olan değerler Batı milletlerinde olsaydı, her birinin adını altın harflerle yazarlar, öve öve göklere çıkarırlardı. Onlar sadece insanî değerleri için Yunus Ermeyi seviyorlar ve değer veriyorlar.

Her sene bir çok yabancı, Yunus Emre'yi anma programlarına katılmak için Eskişehir'e geliyor, konferans ve sempozyumlara katılıyorlar. İnşallah biz de gün geçtikçe değerlerimizin değerini daha iyi anlayacak ve onlara lâyık hürmeti göstereceğiz diye ümit ediyorum.