Yazı, okullardaki artan şiddetin güvenlik önlemleriyle değil, eğitim politikasının temel yapısıyla ilgili olduğunu savunur. Yazar, zorunlu eğitimin akademik hedefi olmayan bireylerle öğrenme arzusu olan öğrencileri aynı ortama zorla yerleştirmenin sistem içindeki kontrolsüzlüğü pekiştirdiğini ve sosyal medya ile popüler kültürün şiddeti bir ifade biçimine dönüştürdüğünü ileri sürer. Ancak eğitim hakkı ile sistem seçiciliği arasındaki dengeyi kurmak mümkün müdür?
Okullarda yaşananlarla ilgili konuşulacak, söylenecek çok söz var. Olaya sadece güvenlik ve adli vaka çerçevesinde bakmak yanlışların en büyüğü olur. Pedagojik, psikolojik, sosyolojik tüm ayrıntılar göz önünde bulundurulmalıdır.
Dışarıdan bakanlar ile içeride yaşayanların tespit, gözlem ve önerileri de çok farklı. Gelin önce bir durum tespiti yapıp ayrıntıları sonra yine hep birlikte irdeleyelim:
"Bir devlet lisesinde idareciyim. Okullarda artan şiddet olayları her yaşandığında aynı refleks devreye giriyor: "Güvenliği artıralım."
Daha çok kamera, daha sık arama, daha fazla görevli...
Üniversitelerde tüm güvenlik önlemlerine rağmen karşıt görüşlü öğrenci grupları birbirini bıçaklamıyor mu
Çözüm ne
Her öğrencinin çantasını her gün aramak mı Okulları havaalanına çevirmek mi Bu sürdürülebilir değil. Güvenlikçi yaklaşım, sorunun kaynağına değil, yalnızca görünen yüzüne müdahale ediyor. Çünkü mesele ne kapıdaki güvenliktir ne de çantadaki bıçak ve silahtır! Mesele, o bıçağı o çantaya koyan toplumsal ve siyasal zemindir. Bugün yaşadığımız tablo tesadüf değil; eğitimin kimlere yönelik olması gerektiği sorusunun yanlış cevaplanmış halidir.
Zorunlu eğitim politikası, özellikle lise düzeyinde, farklı hayat yönelimlerine sahip bireyleri aynı kalıba sokma ısrarıdır. Akademik hedefi olmayan, okul kültürüyle bağı zayıf, hatta zaman zaman davranışsal olarak risk barındıran, kısacası "Ben okumak istemiyorum arkadaş," diyen yetişkin sayılabilecek (bazen 18 yaşından bile büyük) bireyler; öğrenmek isteyen, emek veren savunmasız öğrencilerle aynı ortama zorla yerleştiriliyor. Bu durum, adeta aynı ağıla kuzularla birlikte yırtıcı hayvanları kapatıp "Kimse kimseye zarar vermesin," demeye benziyor. Üstelik bu ortamda öğretmenin otoritesi sınırlı, yaptırım mekanizmaları ise neredeyse işlemez halde.
Sorunlu bir öğrenciyi okuldan uzaklaştırmak bazı durumlarda öğretmenin kariyerine mal olabiliyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan manzara ise şu:
Fiziksel olarak savunmasız öğrenciler, hukuken eli kolu bağlı öğretmenler ve sistemin içine zorla dâhil edilmiş, kontrolsüz aç kurt gibi etrafına saldıran, sayısı az ama etkisi büyük güruh. Sonra da "Neden şiddet artıyor" diye soruluyor. Bu, pedagojik bir hata olmanın ötesinde, doğrudan eğitim politikasının bir körlüğü değil midir
Sorunun bir de eğitimin dışında gelişen kültürel ve toplumsal boyutu var. İçinde yaşadığımız çağ, "iyi"yi değil "görünür" olanı ödüllendiriyor. Sosyal medya, genç bireyler için bir vitrin değil, bir sahne. Bu sahnede yer almanın yolu ise çoğu zaman üretmekten değil, dikkat çekmekten geçiyor. Ve dikkat çekmenin en kısa yolu da çoğu zaman sınır ihlalinden, şiddetten ve "aykırı" olmaktan geçiyor. Tam da bu noktada popüler kültür devreye giriyor. Sinema ve dizi endüstrisi, belki bazen de oyunlar (ki bence en masumu) uzun süredir "antikahraman" figürünü romantize ederek pazarlıyor. Kötü karakterler artık yalnızca kötü değil; "anlaşılabilir", "derin", hatta yer yer "haklı" gösteriliyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri mesela Batman'daki Joker karakteridir. Joker, klasik anlamda bir suçlu olmanın ötesinde, sistemle kavga eden, dışlanmış, anlaşılmamış bir figür olarak yeniden inşa edildi. Ona bir arka plan, bir "felsefi zemin" kazandırıldı. Böylece şiddet, yalnızca bir eylem olmaktan çıkarılıp bir "ifade biçimi" gibi sunulmaya başlandı.
Sorun şu ki bu anlatılar eleştirel bir süzgeçten geçirilmeden tüketiliyor. Yarım akıllı bir ergen için bu hikâyeler, "anlaşılmak" ile "yıkmak" arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor.
Ortaya şu zihniyet çıkıyor:
"Görünür olayım da nasıl olursa olayım."
Bu psikoloji, maalesef son yıllarda ülkemizde ortaya çıkan cezasızlık algısıyla birleştiğinde daha da tehlikeli bir hal alıyor. Çünkü genç birey, yaptığı eylemin sonuçlarından çok, getireceği görünürlüğe odaklanıyor. Şiddet, bir araç olmaktan çıkıp bir vitrin, seyredilecek ve "like"lanacak bir temaşa hâline geliyor...

6