Kapının Yanındaki Çanta

Bir süredir dijital kıyamet senaryolarına karşı devletler vatandaşlarını teyakkuzda olmaya çağırıyor. Mutlaka nakit paranızın, birkaç gün yetecek kuru gıdalarınızın olduğu bir çantanız olsun.

Çocuk aklımda benzer tedbirleri 17 Ağustos depremi sonrasında da sık sık duyduğumu ve "Bizim de çantamız var mı" diye sorduğumu hatırlıyorum. Sadece çanta değil, mümkünse boynunuzda bir de düdük olmalıydı ki Allah muhafaza, sesinizi duyurabilin...

Birkaç bin kilometre uzaktan Türkiye'ye bakınca bunca sosyal sarsıntının içinde boyunlarına astıkları düdükleri değil ama mezarlıkta ıslık çaldıkları için muhaliflerin de kapının hemen yanında böyle bir çantaları olduğunu hayal ediyorum.

Sonra şuna hayret ediyorum tabii, bir taraftan söz söyleme cesaretini gösteren gazeteciler, aydınlar bunca diken üzerindeyken; bir başkalarının kendilerinden fevkalade emin bir şekilde, kimi zaman sakız çiğneyerek, kimi zaman pahalı gözlükleriyle savcı odalarına girip, o rahatlıkla çıkıvermelerini...

Yıllar önce Can Dündar'ın Kırmızı Bisiklet kitabında okumuştum... 70'li yılların o debdebeli günlerinde her sabah evinden temiz çamaşırlarını giymeden çıkmayan savcının hikâyesine değiniyordu. Savcı Doğan Öz cinayetinden sonra bir köşede vurulursa diye korkarak...

Ahmet Telli'nin Soluk Soluğa şiirinde bahsettiği serüvenciler, o sürekli yollara düşen serüvenci ruhlu insanlar; dönüş biletini almayı unuturlar ama kapının önündeki o çantayı, özellikle son zamanlarda asla.

İçinde ne mi vardır Vicdanın ve merhametin olmadığı bir ıssız dünyaya düşünce insanın alacağı ne varsa.

Belki ümit, belki inat; belki de her ikisi.

Bir tarafta dijital kıyamet acil durum çantaları, diğer tarafta bu kıyameti tetikleyeceğinden korkulan yapay zekâ.