Bir siyasi hareketin en ağır yenilgisi, seçim kaybetmesi değildir. Kendisini iktidara taşıyan insanların, yıllarca inandıkları sözlerden kuşku duymaya başlamasıdır.
Çünkü sandıkta kaybedilen yeniden kazanılabilir. Fakat dürüstlüğün karşılıksız, fedakârlığın anlamsız, ahlakın yalnızca kürsülerde geçerli olduğuna inanmaya başlayan bir toplumda güveni yeniden kurmak kolay değildir.
Yirmi beş yılın ardından önümüzde duran soru budur: Hangi makamları kazandık, o makamlara çıkarken hangi ölçülerimizi kaybettik
"Erdemliler hareketi" iddiası, sıradan bir kuruluş sloganı değildir. Gücü kullanırken kendini sınırlama, kamu imkânını şahsi fırsata çevirmeme, yakınlıkla liyakati birbirine karıştırmama taahhüdüdür.
Bu iddiayla yola çıkanların hesap verme sorumluluğu da büyüktür. Erdemi kuruluş hikâyesine yazıp hesap sorulmasını sadakatsizlik sayamazsınız. Ahlakı muhalefette bayraklaştırıp iktidarda ayrıntıya dönüştüremezsiniz.
Peki, bu aşınma nasıl başlar
Önce küçük bir ayrıcalık makul bulunur: "Bunca hizmetin karşılığı olsun."
Sonra bir yakınlık, liyakatin önüne geçirilir: "Bizden biri, güvenilir."
Ardından servetin kaynağını soranlar susturulur: "Şimdi bunları konuşmanın zamanı mı"
Böylece yanlışın kendisinden çok, onu dile getiren insan rahatsızlık vermeye başlar. Ahlaki çözülme, davranışlarla birlikte onları değerlendirdiğimiz ölçüyü de değiştirir.
Dün başkasında kınadığımıza bugün kendimiz için gerekçe buluruz.
"Onlar da yaptı" sözü savunmamız, "Onların varsa bizim neden olmasın" sorusu hayat anlayışımız olur.
Oysa bir yanlışı başkasının yapmış olması, bize hak kazandırmaz.
Müslümanın ticaret yapması, kazanması, refah içinde yaşaması elbette sorgulamanın konusu değildir. Sorgulanması gereken, kazancın nasıl elde edildiği ve gücün bu kazançta nasıl bir rol oynadığıdır.
Borsa ve fon gibi araçları tek başına ahlaki hükmün konusu yapmak, asıl soruyu gözden kaçırır: Ortada emek, şeffaflık ve meşru risk mi vardır; yoksa ayrıcalıklı bilgi, siyasi yakınlık ve başkalarına kapalı kapılar mı
İnsanların yıllarca çalışarak ulaşamadığı servete kısa sürede ulaşanlardan açıklama beklemek düşmanlık değildir. Kamusal sorumluluk taşıyanların bu sorulara açık cevap vermesi gerekir.
Asıl kırılma, zenginleşmenin kendisinden önce, kendini hesap vermekten muaf görme duygusunda yaşanır.
Makamı emanet olmaktan çıkarıp şahsi hakka dönüştüren anlayış, zamanla imkânları da dokunulmaz saymaya başlar.
Hani Siyer-i Nebi okuyorduk
Emaneti, adaleti, kul hakkını konuşurken kendi hayatımızdaki ayrıcalıklara neden bu kadar kolay alıştık
Hani "bir lokma, bir hırka" diyorduk
Bu söz, insanın yoksulluğa mahkûm olması demek değildi. Arzusuna sınır koyabilmesi, sahip olduklarını hayatının tek ölçüsü hâline getirmemesiydi.
Sonra ihtiyaçlarımızla birlikte mazeretlerimiz de büyüdü. Gösterişe "temsil", lükse "itibar", ayrıcalığa "hakkımız" demeye başladık. Kelimeler aynı kaldı; onlarla örttüğümüz hayat değişti.
Bir zamanlar israfı sorgulayan dil, giderek israfın gerekçesini üretir oldu.

10