Haluk Levent ve güvenin iflası

Bugün yaşadığımız asıl kriz, güvenin değer kaybetmesidir.

İnsanlar birbirine güvenmiyor. Vatandaş kurumlara kuşkuyla yaklaşıyor. Kurumlar vatandaşı potansiyel şüpheli gibi görüyor. Siyaset medyaya, medya siyasete; toplum ise neredeyse herkese mesafeli duruyor. Her yeni skandal, her yolsuzluk iddiası, her dolandırıcılık haberi ve her cezasızlık görüntüsü bu mesafeyi biraz daha büyütüyor.

Türkiye'de "çoğu insana güvenilebilir" diyenlerin oranının son derece düşük seviyelerde kalması, meselenin sıradan bir karamsarlık olmadığını gösteriyor. Bu artık toplumsal dokuyu ilgilendiren yapısal bir probleme dönüşmüş durumda.

Toplumsal çürüme bir sabah ansızın başlamaz.

Önce küçük kabullenişlerle gelir:

"Herkes yapıyor."

"Bu ülkede dürüstlükle bir yere varılmaz."

"Bağlantın yoksa işin görülmez."

"Yakalanmadığın sürece sorun yok."

Sonra yalan maharet, kurnazlık zekâ, çıkarcılık başarı, dürüstlük ise saflık sayılmaya başlanır. İnsanlar yanlış yapmaktan değil, yanlış yaparken yakalanmaktan korkar hâle gelir.

İşte çürümenin başladığı yer tam da burasıdır: Ayıbın ortadan kalkması, suçun sıradanlaşması ve vicdanın susması.

Bir toplum, kötülüğün varlığı yüzünden değil; kötülüğe alıştığı zaman çöker.

Türkiye'de bazı isimler yalnızca ünlü olmaz; zamanla birer güven kurumuna dönüşür.

Haluk Levent bunlardan biriydi. Oğuzhan Uğur da özellikle 6 Şubat depremlerinin ardından benzer bir kamusal konum kazandı. Biri Ahbap üzerinden bağışların, diğeri Babala TV'nin dijital ağı üzerinden yardım çağrılarının merkezindeydi.

Depremin ilk günlerinde telefonların sustuğu, yolların kapandığı, insanların yakınlarına ulaşamadığı saatlerde sosyal medya alternatif bir kriz masasına dönüştü. Enkaz altından gelen adresler fenomenlere gönderildi, yardım talepleri sanatçıların hesaplarında paylaşıldı, bağışlar tanınmış kişilerin çağrılarıyla yönlendirildi.

O günlerde kimse uzun uzun yetki belgesi, bilanço, denetim modeli ya da kurumsal sorumluluk sormadı.

Çünkü enkazın başında prosedür değil, hız aranıyordu.

Fakat bugün Haluk Levent ve Ahbap hakkında ortaya atılan ağır mali iddialar, ardından Oğuzhan Uğur'un da aynı süreçte gündeme gelmesi, çok daha derin bir gerçeği önümüze koyuyor:

Türkiye, afetin yaralarını sararken kendi vicdanını kişilere emanet etti. Şimdi o emanetin hesabını arıyor.

Asıl sorulması gereken şudur:

6 Şubat'tan sonra kurulan yardım ağı nasıl çalıştı, para ile bilgi hangi noktalarda kesişti ve bu ağın sorumluluğu kimdeydi

Ahbap neden sıradan bir dernek değildi

Haluk Levent'in toplumsal gücü yalnızca müziğinden gelmiyordu. Onu olağanüstü bir kamusal figüre dönüştüren şey, devletten, siyasetten ve klasik yardım kuruluşlarından kuşku duyan farklı kesimlerin aynı kişide buluşabilmesiydi.

Muhafazakâr da bağış yaptı, seküler de.

İktidar seçmeni de güvendi, muhalefet seçmeni de.

Böylece Ahbap, sıradan bir sivil toplum kuruluşunun çok ötesine geçti. Toplumun farklı mahalleleri arasında kalan son güven koridorlarından biri hâline geldi.

Fakat tam da bu nedenle Ahbap'ın denetim standardının sıradan bir dernekten çok daha güçlü olması gerekiyordu.

Çünkü milyarlarca liranın yönetildiği bir yapı yalnızca iyi niyetle, kişisel itibarla ve sosyal medya açıklamalarıyla yönetilemez.

Kamuoyuna açık denetim belgelerine göre, 6–28 Şubat 2023 döneminde Ahbap hesaplarına yaklaşık 2 milyar 995 milyon lira nakit bağış girdi. Aynı dönemde yaklaşık 409 milyon liralık ödeme yapıldı ve hesaplarda yaklaşık 2 milyar 585 milyon lira kaldı.

Bu rakamlar tek başına bir usulsüzlük kanıtı değildir. Uzun vadeli konut projeleri, tedarik süreçleri ve sonraki harcamalar nedeniyle paranın belirli süre hesaplarda tutulması makul olabilir.

Ancak asıl mesele denetimin varlığı kadar kapsamıdır.

2023'te yayımlanan denetimlerin, Ahbap'ın bütün mali ve ticari ilişkilerini sınırsız biçimde inceleyen çalışmalar olmadığı; belirli tarihlerdeki bağış ve ödemelerle sınırlı özel amaçlı raporlar olduğu ifade edildi. Toplum "denetlendi" kelimesini duydu, fakat denetimin sınırlarını yeterince tartışmadı.

Bir kuruluşun belirli banka hareketlerinin incelenmesi ile yöneticilerinin, ilişkili şirketlerinin, çeklerinin, senetlerinin, teminatlarının, borçlarının ve üçüncü kişilerle ticari ilişkilerinin bütünüyle denetlenmesi aynı şey değildir.

Bugün tartışmanın düğüm noktalarından biri tam da buradadır.

Kişisel itibar ile kurumsal para arasındaki sınır

Haluk Levent'in ifadesine yansıdığı ileri sürülen en önemli hususlardan biri, Ahbap'a ait çek ve senetlerin şahsi işlemlerde teminat olarak kullanıldığı iddiasıdır.

Bu iddianın hukuk bakımından nasıl değerlendirileceğine mahkeme karar verecek. Fakat kurumsal ahlak açısından sorunun mahiyeti açıktır:

Bağışçıların parasına dayanan bir derneğin mali araçlarıyla kurucusunun şahsi ekonomik ilişkileri arasındaki sınır bulanıklaşmışsa, bu başlı başına ciddi bir güven problemidir.

Bağış yapan vatandaş, parasını bir yöneticinin kişisel borç ilişkilerini güçlendirmek için değil, depremzedeye ulaşması için verir.

"Sonradan kayıtlara geçirilecekti" türü bir açıklama da sorunu ortadan kaldırmaz. Kurumsal yönetimde esas olan, yanlış işlemin sonradan düzeltilmesi değil; o işlemin baştan yapılamamasıdır.

Burada asıl görünmeyen problem şudur:

Ahbap toplum gözünde büyürken yönetişim yapısı aynı hızla kurumsallaştı mı

Kurucunun karizması, yönetim kurulunun ve iç denetim mekanizmalarının önüne mi geçti

Dernek araçlarının kişisel işlemlerde kullanılmasını önleyecek sistem var mıydı

Yönetim kurulu bu işlemlerden haberdar mıydı

Bağımsız denetim, çek ve senetlerin hangi yükümlülükler için kullanıldığını kapsıyor muydu

Bağışçılara sunulan tablolar, kuruluşun gerçek risklerini gösterecek ayrıntıya sahip miydi

Bunlar dedikodu değil; kamu yararı adına cevaplanması gereken sorulardır.

Oğuzhan Uğur dosyanın neresinde

Oğuzhan Uğur, doğrudan bağış toplamadığını ve bir dernek olmadığını söyledi. Buna karşılık deprem dönemindeki eski açıklamalarda Babala TV ile Ahbap arasında ortak çalışma yürütüldüğüne ve kendilerine gelen paranın Ahbap'a aktarıldığına ilişkin ifadeler gündeme taşındı.

Bu iki anlatım arasındaki fark önemsiz değildir.

Çünkü "bağış kabul etmedim" başka, "bize gelen para Ahbap'a iletildi" başka bir mali ve hukuki ilişkiye işaret eder.