Yazı, okullardaki şiddet olaylarının kökeninde tek bir suçlu aramak yerine, duygusal ihmal, dijital denetimsizlik ve rol model eksikliğinin oluşturduğu boşluğu görmek gerektiğini savunuyor. Ebeveyn ve çocukların aynı çatı altında yaşayan ama birbirine değmeyen hayatlar yaşadıkları bu durumda, çocuk görülmediğini ve duyulmadığını fark edince şiddete başvurabiliyor. Ancak yalnız olan sadece çocuklar değil, ebeveynler de yorgun ve parçalanmış durumda olunca, sorunun çözümü sadece yasaklamakla mümkün olabilir mi?
Çocuklar artık sadece bilgiyle değil; öfke, yalnızlık ve yönsüzlükle büyüyor. Okul koridorlarında duyulan her silah sesi, aslında geç kalınmış bir çağrının yankısıdır.
Bugünlerde art arda gelen haberler, hepimizi aynı sorunun etrafında topluyor:
Bir çocuk nasıl olur da bir okula silahla girer
Bu soruya verilecek cevap, tek bir başlıkla açıklanamayacak kadar derin.
Çünkü ortada bir "anlık taşkınlık" değil; birikmiş bir sessizlik, ihmal edilmiş bir duygu ve yönsüz bırakılmış bir zihin var.
Hiçbir çocuk doğuştan şiddetin öznesi değildir. Şiddet, çoğu zaman görülmeyen, duyulmayan ve anlaşılmayan bir çocukluğun son dilidir.
Bu yüzden meseleyi sadece "suç" olarak tarif etmek, gerçeği eksiltir. Bu bir toplumsal çözülme ve daha da önemlisi bir anlam kaybı meselesidir.
Dijital çağ çocuklara sınırsız bilgi sundu; ama aynı ölçüde sınırsız bir karmaşa da bıraktı.
Artık çocuklar yalnızca oyun oynamıyor; şiddeti izliyor, tekrar ediyor ve zamanla normalleştiriyor. Gerçek ile kurgu arasındaki çizgi silikleşiyor. Empati, ekranın soğuk yüzeyinde eriyor.
Ancak burada asıl mesele teknoloji değil.
Asıl mesele, rehbersiz bırakılmış bir zihin.
Bir çocuk, yönlendirilmeden maruz kaldığı her içerikle aslında kendi karakterini inşa ediyor. Ve biz çoğu zaman bu inşayı uzaktan, sessizce izliyoruz.Kırılma noktası burada başlıyor.
Modern ebeveynlik, çoğu zaman imkân sağlamakla sınırlı kalıyor. İyi bir okul, iyi bir gelecek, iyi şartlar...
Ama çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şey çoğu zaman eksik kalıyor: duygusal temas.
Bugün birçok evde şu sessiz gerçek var:
Aynı çatı altında yaşayan ama birbirine değmeyen hayatlar...
Çocuk anlatmak istiyor, ebeveyn yorgun.
Çocuk anlaşılmak istiyor, ebeveyn meşgul.
Çocuk görülmek istiyor, ebeveyn başka bir ekrana bakıyor.
Ve zamanla çocuk, duyulmayan sesini başka yollarla duyurmaya çalışıyor.
Bazen öfkeyle... bazen susarak... bazen de şiddetle.
Burada mesele suçlu aramak değil; yüzleşmek.
* Sınır koyamayan bir ebeveynlik: Özgürlük adı altında yalnız bırakılan çocuklar
* Dijital denetimsizlik: Çocuğun dünyası ebeveynin bilgisi dışında büyüyor
* Duygusal ihmal: "Onun için çalışıyorum" cümlesi, çoğu zaman bir uzaklaşmanın örtüsü oluyor
* Rol model eksikliği: Çocuk, söyleneni değil, gördüğünü öğreniyor
* Dinlememe hali: Çocuğun iç dünyası çoğu zaman erteleniyor, küçümseniyor
Şunu net söylemek gerekir:
Bir çocuğun karakteri okulda şekillenmez; evde başlar.
Ama burada bir gerçeği de teslim etmek gerekir:
Bugün yalnız olan sadece çocuklar değil... ebeveynler de yalnız.
Yorgun, parçalanmış ve çoğu zaman ne yapacağını bilemez halde.
Yozlaşma mı, Yönsüzlük mü

18