Çerçeve çizildi, şimdi ne olacak

İmralı'nın statüsü, olası tahliyeler, DEM Parti'de yeni yapılanma ve Kürt siyasetinin geleceği...

Türkiye, 10 Ağustos'ta yalnızca yeni bir kanun kabul etmedi; yaklaşık yarım asırlık çatışmalı dönemin ardından devletin, siyasetin ve Kürt meselesinin yeniden konumlanacağı zorlu bir geçiş sürecinin kapısını araladı.

Kamuoyunda "Çerçeve Yasa" olarak bilinen 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, TBMM'de 468 kabul, 88 ret ve 6 çekimser oyla kabul edildi. 18 Ağustos'ta Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

AK Parti, MHP, DEM Parti, CHP, HÜDA PAR ve bazı Yeni Yol milletvekillerinin desteğiyle oluşan bu tablo, düzenlemenin dar bir siyasi çoğunluğun değil, Meclis'in farklı kesimlerini içine alan geniş bir mutabakatın ürünü olduğunu gösteriyor.

Ancak bugün üzerinde durulması gereken asıl mesele, yasanın kaç oyla geçtiği değil; devleti, İmralı'yı, Kürt siyasetini ve toplumu hangi yöne taşıyacağıdır.

Çünkü çerçeve yasa, silahlı yapının nasıl tasfiye edileceğine ilişkin hukuki bir yol açıyor; fakat Kürt meselesinin demokratik ve siyasi çözümünü tek başına tamamlamıyor. Başka bir ifadeyle bu düzenleme, sürecin sonu değil, ilk hukuki eşiğidir.

Af mı, tasfiye yasası mı

Kanunun temelini koşullu ve aşamalı bir mekanizma oluşturuyor.

Öncelikle PKK/KCK'nin ve bağlantılı oluşumların fiilî varlığına son verdiğinin, kontrolündeki silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi gerekiyor. Bu tespitin Millî Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilmesi ve Resmî Gazete'de yayımlanmasının ardından soruşturma, kovuşturma ve infaz erteleme hükümleri uygulanabilecek.

Bu nedenle düzenlemeyi şartsız ve genel bir af olarak tanımlamak doğru değil. Kanun, örgütün tasfiyesine bağlanmış, geçici, sınırlı ve koşullu bir hukuki rejim öngörüyor.

Kapsama örgüt kurma veya yönetme, üyelik, örgüte yardım, propaganda, örgüt faaliyeti kapsamında işlenen bazı suçlar ve terörün finansmanı suçları giriyor. Kasten öldürme, işkence ve doğrudan ağır şiddet eylemleri ise ayrıca değerlendirilecek.

Buradaki ayrım son derece önemlidir. Silahlı yapının tasfiyesi için özel bir hukuk mekanizması kurulabilir; ancak kişilerin doğrudan işledikleri ağır suçlara ilişkin bireysel sorumluluk bütünüyle ortadan kaldırılamaz. Toplumsal barış ile adalet duygusu arasındaki hassas denge, tam da bu noktada korunmalıdır.

Bu sebeple "Hiç kimse tahliye edilmeyecek, yasa yalnızca semboliktir" demek de "Bütün mahkûmlar topluca serbest bırakılacak" demek de gerçeği yansıtmıyor.

Cezaevlerindeki kişilerin dosyaları; isnat edilen suç, verilen ceza, şiddet eylemine doğrudan katılım ve kanunda öngörülen şartlara uygunluk bakımından yargı tarafından ayrı ayrı incelenecek. Tahliyeler gerçekleşirse bu, toplu ve aynı gün yapılacak bir işlem değil, zamana yayılan adli bir süreç olacaktır.

Kamuoyunda yaklaşık dört bin kişinin tahliye edilebileceği yönünde tahminler bulunuyor. Ancak henüz resmî ve kesinleşmiş bir liste yok. Şiddet eylemine doğrudan katılanlarla yalnızca üyelik, yardım veya propaganda suçlarından ceza alanların birbirinden ayrılması gerekiyor. Bu ayrım yapılmadan yürütülecek bir süreç, bir kesimde "cezasızlık", diğer kesimde ise "devlet verdiği sözü tutmuyor" duygusu oluşturabilir.

Demirtaş ve Yüksekdağ'ın durumu

Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve benzeri siyasi davalarda tutuklu bulunan kişilerin durumu, çerçeve yasayla doğrudan ve otomatik olarak çözülmüş değildir.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, düzenlemenin kişilere özel hazırlanmadığını, kimlerin yararlanacağına ilgili yargı mercilerinin karar vereceğini açıkladı. Abdullah Öcalan hakkında da kanunda özel bir hüküm bulunmadığını belirtti.

Dolayısıyla Demirtaş ve Yüksekdağ'ın tahliye ihtimali yalnızca çerçeve yasanın kapsamına değil; AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasına, mevcut dosyaların yeniden değerlendirilmesine ve yargının vereceği kararlara bağlıdır.

Sürecin güvenilirliği açısından devletin önündeki temel meselelerden biri de budur. Silahlı örgütün tasfiyesi için hukuk üretirken demokratik siyaset alanındaki hukuki sorunları görmezden gelmek mümkün değildir. AİHM ve AYM kararlarının uygulanması herhangi bir siyasi pazarlığın karşılığı değil, hukuk devletinin zaten yerine getirmesi gereken yükümlülüğüdür.

Dağdan dönüşün yolu açılırken demokratik siyasetin kapısının kapalı kalması ciddi bir çelişki doğurur. Kırk yıl boyunca "Silahlar sussun, siyaset konuşsun" dedikten sonra konuşan siyasetçiyi, eleştiren aydını ve itiraz eden vatandaşı sürekli yargı tehdidi altında tutarak kalıcı bir normalleşme sağlanamaz.

İmralı'nın statüsü değişti mi

Sürecin en fazla bilgi kirliliği üreten başlığı İmralı'nın statüsüdür.

Açıkça ifade etmek gerekir ki 7595 sayılı kanunda Abdullah Öcalan'a yeni bir cezaevi statüsü, resmî müzakereci sıfatı, kurul başkanlığı, tahliye veya umut hakkı tanıyan açık bir hüküm bulunmuyor. Hukuki bakımdan Öcalan'ın mahkûmiyet statüsü devam ediyor.

Bununla birlikte fiilî ve siyasi konumunda önemli bir değişim yaşandığı da inkâr edilemez.

Öcalan'ın örgütün feshi, silahların teslimi ve örgüt mensuplarının geri dönüşü üzerindeki etkisi, devlet tarafından işlevsel bir gerçeklik olarak kabul edilmiş görünüyor. Bu, kanunla tanımlanmış resmî bir statüden ziyade, sürecin yürütülmesi amacıyla oluşan fiilî bir muhataplık alanıdır.

DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Pervin Buldan'ın, oluşturulması beklenen "silahsızlanma ve siyasallaşma" kurulunda Öcalan'ın yer alacağını ve geri dönüş sürecinde rol üstleneceğini açıklaması da bu fiilî durumun siyasi bir statüye dönüştürülmek istendiğini gösteriyor. Ancak henüz devlet tarafından ilan edilmiş resmî bir görevlendirme veya bu yönde açık bir mevzuat hükmü bulunmuyor.

Bu nedenle üç ayrı durumu birbirine karıştırmamak gerekiyor:

Öcalan'ın ceza hukuku bakımından devam eden mahkûmiyet statüsü, silahsızlanma sürecinde oluşan fiilî muhataplığı ve DEM Parti çevrelerinin talep ettiği siyasi-hukuki statü aynı şey değildir. Birincisi devam ediyor, ikincisi fiilen oluşmuş görünüyor, üçüncüsü ise henüz karara bağlanmış değildir.

Hem devletin hem de DEM Parti'nin bu konuda daha açık konuşması gerekiyor. İsmi konulmayan muhataplık, zamanla söylentilerin ve karşılıklı güvensizliğin kaynağına dönüşebilir. Süreç bütünüyle İmralı'ya mahkûm edilmemeli; fakat İmralı'nın örgütün silahsızlandırılmasındaki fiilî etkisi de toplumdan gizlenmemelidir.

DEM Parti'nin yerine yeni bir parti mi geliyor

Yeni parti tartışması da kesinleşmiş kararlarla siyasi hazırlıkların birbirine karıştırıldığı alanlardan biridir.

Pervin Buldan, 6 Eylül'de yapılması planlanan kongrenin daha çok yasal zorunluluk niteliğinde olduğunu, kapsamlı değişimin daha sonraki süreçte gündeme geleceğini söyledi. Tüzük, program ve kadroları kapsayan yeni bir yapılanmadan söz ederek Öcalan'ın da bu yönde bir siyasi yapı önerdiğini aktardı.

Ancak bugün itibarıyla DEM Parti'nin kapatılması veya feshedilerek yerine yeni bir parti kurulması yönünde alınmış resmî bir karar bulunmuyor. Görünen o ki öncelikle partinin programı, kadroları, örgütsel yapısı ve siyasal yönelimi tartışılacak. Bu dönüşüm yeni bir partiyle mi, yoksa DEM Parti'nin yeniden yapılandırılmasıyla mı sonuçlanacak; bunu kongre süreci gösterecek.