Suriye'deki zulüm de bitti, darısı Sivas mazlumlarına!

Suriye'deki zulüm de bitti, darısı Sivas mazlumlarına!

ZEKERİYA SAY

Cumhuriyet Türkiye'sinden önce hapishaneler, bir nevi uzlet ve inziva yeri olarak görülürdü.

O yüzden halk arasında "Medrese-i Yusufiye" olarak kabul edilirdi.

CHP tek parti iktidarında ise "ıslah" merkezi olması gereken cezaevleri bir "zulüm" ve "işkence" merkezine dönüştü.

19231927 yılları arasında kurulan İstiklal Mahkemeleri'nde, hiç hukuk bilgisi yokken mahkeme başkanlığına getirilen Ali Çetinkaya ile Kılıç Ali, Necip Ali, Refik Şevket İnce gibi isimler, binlerce insanı zindana attı.

Sırf müesses nizam öyle istedi diye çok sayıda masum insan "tabutluk" denen hücrelerde ya öldü, ya da ölmekten beter oldu.

"Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor" denilerek, Yassıada'da kurulan düzmece mahkemede idama mahkûm edilen merhum Adnan Menderes'in vücudunda söndürülen sigaraları, "prostat muayenesi" bahanesiyle yapılan tacizleri duymayan yoktur sanırım

İsimleri "hapishane" olan gerçekte ise "esir kamplarını" aratmayan bu işkencehaneler, edebiyatımıza da şekil verdi.

Kılıçdaroğlu'nun "CHP öldürdü" itirafında bulunduğu Sabahattin Ali, deniz kenarına kurulan ve mahkûmları çürütmesiyle bilinen Sinop Cezaevi'nde geçirdiği karamsar günlerini, "Aldırma Gönül" şiiriyle dizelere döktü.

Nazım Hikmet, en güzel şiirlerini hapishanelerde yazdı.

Necip Fazıl'ın "Zindandan Mehmet'e Mektup" adlı şiirine yine bir cezaevi ilham oldu.

Mamak cezaevinde çırılçıplak soyularak 26 gün kesintisiz işkence gören, çarmıha gerilen, elektrik verildiğinde titreşimden bütün vücudu sallanan merhum Muhsin Yazıcıoğlu, "Üşüyorum" şiirini içerideyken yazdı.

Bir zamanlar "at ahırı" olarak kullanılan Ulucanlar Cezaevi de çok ünlü mahkûmu ağırladı...

Özellikle darbe dönemlerinde ise cezaevlerindeki işkencelerin şiddeti farklı bir boyuta evrildi.

12 Eylül döneminde damgasını vuran olayların başında cezaevlerinde yaşanan zulümler yer alıyor.

Diyarbakır Cezaevi, Mamak Hapishanesi, bugün müze olan Ulucanlar'da yaşanan işkenceler, hâlâ duyanların tüylerini ürpertiyor.

Mesela!..

1980 ihtilali döneminde üç yıla yakın Diyarbakır Cezaevi'nde kalan gazetemizin emektarlarından merhum Yılmaz Yalçıner ağabey, zindandayken işkencenin günlük hayatın bir parçası olduğunu

Mahkûmlara "falaka, elektrik, aç bırakma, lağımda tutma" gibi insanların hayal gücünü zorlayan eziyetler yapıldığını anlatmıştı.

Diyarbakır Cezaevi'nde yapılan işkenceler daha sonra Türkiye'nin başını da sıkça ağarttı.

Mahkûmların testislerinden asılması, elektrik verilmesi, dışkı yedirilmesi pek çok davaya konu oldu.

Onlarca kişinin öldüğü, yüzlercesinin sakat kaldığı bu cezaevi, 12 Eylül'ün 'Nazi kampı' olarak isim yaptı.

Hatta!

Diyarbakır Cezaevi'nde işkenceye maruz kalanlar, buradan kurtulduktan sonra sırf intikam almak amacıyla PKK'ya katıldı.

İşte bu cezaevlerinden bazıları, The Times tarafından yayınlanan "Dünyanın en kötü üne sahip 10 cezaevi" arasında gösterildi.

Tüm bu işkencenin mimarı olan darbeci Kenan Evren ise cezaevinde yaşananların sorulması üzerine, konudan haberdar olmadığını belirterek