Yolsuzluk, Yozlaşma ve Skandalların Ağında CHP

Ahlakın tefessüh etmesi, bir toplumun iç yapısında sessizce ilerleyen ve çoğu zaman fark edilmeden derinleşen bir çözülme hâlidir. Böyle haller için kullanılan "ahlak sükut etti" ifadesi, bireyde veya toplumsal yapıda ve dokuda yaşanan değişimin çarpıcı bir özeti gibi belirir. Çünkü artık doğru ile yanlış arasındaki çizgi eski netliğini kaybetmiş, değerler gündelik çıkarların gölgesinde silikleşmiştir. Küçük tavizler zamanla büyük kırılmalara dönüşürken, bireyler erdemli kalmanın yükünü taşımakta zorlanır hâle gelir. Vicdanın sesi giderek kısılır, yerini gerekçelerle süslenmiş bir kayıtsızlık alır. İnsan ilişkilerinde güven zayıflar, samimiyet yerini temkinli mesafelere bırakır. Böyle bir ortamda ahlak, yön veren bir pusula olmaktan çıkar, koşullara göre eğilip bükülen bir araca dönüşür ve bu dönüşüm toplumun bütün dokusuna nüfuz eder.

Bu çözülmenin siyaset alanına yansıması ise daha kapsamlı sonuçlar doğurur. Siyaset, değerleri temsil etmesi beklenen bir mecra iken, ahlaki zemin zayıfladıkça güç ve çıkar eksenli bir rekabet alanına kayabilir. Keza "ahlak sükutu" burada daha görünür hâle gelir, çünkü söylemler ile eylemler arasındaki mesafe açıldıkça güven duygusu ciddi biçimde sarsılır. İlke temelli duruşlar geri çekilirken, pragmatik yaklaşımlar öne çıkar ve başarı ölçütü çoğu zaman ahlaki ve etik kaygılardan bağımsız biçimde tanımlanır. Bu durum, toplumun siyasal aktörlere bakışını da değiştirir, temsil edilme hissi zayıflar, şüphe ve güvensizlik yaygınlaşır. Ahlaki tefessüh ile siyasetin iç içe geçmesi, kamusal düzenin temelini oluşturan değerleri aşındırarak daha derin ve onarılması güç bir krize zemin hazırlar.

Bu ahlaki çözülme/tefessühe yönelik "özel hayat" perdesinin hızla devreye sokulması, tartışmayı etik ve hukuki zemininden uzaklaştırma eğilimini yansıtmaktadır. Kamusal yetki, kaynak, imkân kullananların kişisel tercihleri ile kamusal yetki, imkân ve kaynaklarının kullanımı arasındaki sınır, keyfi biçimde genişletilemez. Mahremiyet, bireyin özel alanını korur, fakat bu koruma, kamu bütçesinin kişisel ilişkiler doğrultusunda seferber edilmesini meşrulaştırmaz. Şayet "gönül ilişkisi" olarak tanımlanan bir bağ, belediye imkânlarının tahsisi, ayrıcalıklı istihdam, ihale süreçlerinde kayırma ya da dolaylı finansman mekanizmalarıyla destekleniyorsa, burada söz konusu olan artık özel hayat değil, açık biçimde kamu gücünün kötüye kullanımıdır. Bu nedenle asıl sorgulanması gereken bireylerin kimlerle ilişki kurduğu değil, bu ilişkilerin kamu kaynakları üzerinde bir ayrıcalık üretip üretmediği ve bunun hangi denetim mekanizmalarıyla örtbas edildiğidir.

Son dönemde Cumhuriyet Halk Partili başkanların yönetimindeki bazı belediyelerden kamuoyuna yansıyan yolsuzluk, kendi ifadeleriyle "gönül ilişkisi", bunlara dayalı kayırmacılık, ahlak ve etik dışı uygulamalar ve kişisel çıkar ağlarının etkin olduğu vakalar, bireysel hatalar olarak değerlendirilerek geçilemeyecek ahlak sükûtundan kaynaklı yapısal sorunu gözler önüne sermektedir. Bu durum, kurumsal kapasite, siyasal kültür ve normatif düzenin birbirine nasıl bağlı olduğunu anlamak açısından önemli bir fırsat sunmaktadır.

Yerel yönetimlerde görülen yolsuzluk, yozlaşma, skandalları içeren iddiaların temel nedenlerinden biri, kurumsal kapasite ile denetim mekanizmalarının yetersizliğidir. Belediye bütçelerinin büyümesi, takdir yetkisinin genişlemesi ve belediye şirketlerinin çoğalması, denetim kapasitesi artırılmadan uygulandığında ciddi bir asimetri doğurmaktadır. Bu asimetri, klasik siyaset bilimi literatüründe "principal-agent problemi" olarak tanımlanan temsilci-seçmen/ asil-vekil ilişkisi gerilimini derinleştirmektedir. Seçilenin/temsilcinin kendi çıkarlarını kamu yararının önüne koyma potansiyeli, ihale süreçleri, imar kararları ve sosyal yardım mekanizmalarında daha görünür hâle gelmektedir.

Örneğin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) davası, yüzlerce sayfalık iddianameler ve çok sayıda sanık, tanık, bilgi, belge, rapor üzerinden yürütülmektedir. Bu durum, bireysel hataların öne çıktığı bir hukuki süreç olarak okunamaz, aynı zamanda yerel yönetimlerde denetim ve gözetim mekanizmalarının kırılganlığı ile doğrudan ilişkilidir. Denetim eksikliği, mali süreçlerle sınırlı kalmaz; belediye içi performans, personel yönetimi, kaynak dağıtımı ve hizmet üretimi süreçlerini de etkiler. Denetim kapasitesi zayıf olduğunda, usulsüzlüklerle birlikte sistematik sapmalar da süreklilik kazanır...

Üstelik, İBB ile başlayan süreç diğer CHP'li belediyelerde de devam etmektedir. En son Uşak ve Bursa belediyelerinde ortaya çıkan ve çok ciddi boyutlarda suiistimal içeren artık skandal kelimesinin de yetersiz kaldığı yolsuzluk ve yozlaşma örnekleri bu konularda düşünce imalini ve ötesinde de tedbirleri hızlıca almayı zaruret haline getirmektedir...

Siyasal meşruiyet, demokratik sistemlerde seçimle başlar, ancak bu meşruiyetin sandıkla sınırlandırılması, hukuki ve etik çerçevenin ikincilleşmesine yol açar. CHP'li bazı yerel yönetimlerde gözlemlenen durum, seçim kazanmanın ötesinde, meşruiyetin içsel etik ve hukuki normlarla pekiştirilmemesi şeklinde tanımlanabilir. Bu bağlamda parti yönetimi, etik ihlal iddiaları karşısında çoğunlukla hızlı ve ilkesel bir duruş sergilemek yerine, ilgili aktörleri koruyucu veya geciktirici bir refleks göstermektedir.

Siyaset bilimi literatüründe buna "partizan korumacılık" denir. Partiler kısa vadeli siyasal maliyetleri minimize etmek için sorunlu aktörleri dışlamak yerine krizleri iletişim ve imaj yönetimi bağlamına indirgerler. Bu yaklaşım, kısa vadede rasyonel görünebilir, ancak uzun vadede hem parti içinde hem de toplumda cezasızlık algısını ve ahlaki erozyonu güçlendirir.

Parti içi koruyucu reflekslerin özellikle ana muhalefet partisi CHP'nin üst yönetimi üzerinden belirginleşmesi ve diğer siyasi partilerin benzer durumlarda hızlıca disiplin cezası ve ihraca varan, hukuki süreçleri işleten tepkileriyle karşılaştırıldığında dikkat çekicidir. CHP'de gözlemlenen yaklaşım daha çok geciktirici ve koruyucu bir stratejiye dayanmakta, bu durum kamuoyunda siyasi güven ve etik meşruiyet açısından olumsuz algı doğurmaktadır...

Yerel yönetimlerde yaşanan yolsuzluk ve etik ihlallerin bir diğer boyutu, kamusal alan ile özel alan arasındaki sınırın aşınmasıdır. Bu durum, klasik sosyolojide patrimonyalizm olarak tanımlanır; kamu görevinin kişisel nüfuz alanına dönüşmesi, kaynakların kişisel sadakat ilişkilerine göre dağıtılması ve kurumsal rollerin bireysel çıkarlarla iç içe geçmesi, bu eğilimin başlıca göstergeleridir.

CHP'li bazı belediyelerde yine çoğunlukla menfaat paylaşımında ortaya çıkan anlaşmazlıklar üzerinden ifşa olan skandallar, mali boyutlarda da, kültürel ve davranışsal boyutlarda da bu sınır aşınmasının görüldüğünü göstermektedir. İhtiyaç dışı, etkinlik ve verimlilikten uzak, kayırmacı işe alımlar, belediye şirketlerinde yaşanan usulsüzlükler ve ahlak-etik dışı ilişkiler, kamusal alanın normatif yapısının zayıfladığına işaret etmektedir.