Modern siyaset biliminin temel tartışmalarından biri, siyasal partilerin hangi şartlarda kurumsal organizasyonlar olmaktan çıkıp kişisel güç ağlarına dönüşmeye başladığı yönündedir. Özellikle tarihsel kökleri güçlü, devlet kurucu niteliğe sahip partilerde bu dönüşüm çok daha kritik sonuçlar üretir, bu tür partiler belirli bir seçmen kitlesini temsil etmenin ötesinde devletin kuruluş felsefesiyle, rejimin ideolojik omurgasıyla ve toplumsal modernleşme süreçleriyle organik bağ taşır.
Cumhuriyet Halk Partisi'nde, Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimlerinde yaşanan ağır yenilgilerin ardından 3–4 Kasım 2023 tarihlerinde gerçekleştirilen ve Kemal Kılıçdaroğlu ile ekibinin tasfiyesiyle sonuçlanan 38. Kurultay'a ilişkin mahkemenin verdiği "mutlak butlan" kararı, parti içindeki krize yeni bir boyut kazandırmıştır. Ancak bu kararın hemen öncesinde yükselen yolsuzluk, yozlaşma ve "parti içi arınma" çağrılarıyla birlikte düşünüldüğünde, ortaya çıkan çözülmeyi güncel liderlik rekabetleri ekseninde şekillenen dar kapsamlı bir siyasal kriz olarak değerlendirmek mümkün değildir. Sorun çok daha yapısal ve derindir. CHP'nin bugün sergilediği çok parçalı görünüm, aslında Türkiye'de merkez solun uzun süredir yaşadığı tarihsel temsil krizinin, ideolojik çözülmenin, ahlaki aşınmanın ve kurumsal kapasite kaybının görünür hale gelmiş bir tezahürüdür.
CHP'nin bugünkü durumunu anlamak tarihsel karakterini doğru tanımlamakla başlamalıdır. CHP klasik anlamda Batı Avrupa tipi bir sosyal demokrat kitle partisi olarak ortaya çıkmamıştır. Parti, modern Türkiye'nin kurucu elitlerinin siyasal organizasyonu olarak şekillenmiştir. CHP'nin tarihsel meşruiyeti uzun yıllar boyunca toplumsal sınıf temsiline değil, devlet kurucu rolüne dayanmıştır. Avrupa sosyal demokrat partileri sanayi kapitalizminin ortaya çıkardığı sınıf çatışmalarından doğarken CHP büyük ölçüde yukarıdan aşağıya dönüşüm projesinin taşıyıcısı olmuştur. Bu nedenle parti uzun yıllar boyunca halk hareketi olmaktan ziyade otoriter devlet yapısının siyasal uzantısı vazifesini üstlenmiştir.
Bu tarihsel arka plan, CHP'nin kronik temsil sorununu anlamak açısından belirleyicidir. Çünkü parti, çok partili hayata geçiş sonrasında organik ve güçlü bir taban desteği oluşturamamıştır. İşçi sınıfıyla kurduğu ilişki yapay ve sınırlı kalmış, Anadolu muhafazakârlığıyla bağ geliştirememiş, taşra sosyolojisini anlamakta zorlanmış ve geniş halk kesimlerine uzun süre elitist kültürel mesafe tayin etmiştir. Bunun sonucunda CHP, giderek kentli seküler orta sınıfların yoğunlaştığı dar bir toplumsal zemine sıkışmıştır.
Tam da bu nedenle CHP'nin son yirmi yılda yaşadığı dönüşüm, ideolojik bir yenilenmeden çok meşruiyet arayışı olarak okunmalıdır. Parti toplumsal tabanını genişletmeye çalışırken ideolojik sınırlarını belirsizleştirmiştir. Muhafazakâr açılım, liberal demokrat söylem, Kürt seçmenle kurulan pragmatik ilişki, merkez sağdan devşirilen siyasetçiler ve belediye merkezli yeni elit ağları aynı yapı içerisinde bir araya getirilmeye çalışılmıştır. Fakat bu çoğulculuk güçlü bir teorik çerçeveyle desteklenememiştir. CHP, programatik netliği olan bir siyasal organizasyondan çok, farklı çıkar ve kimlik gruplarının geçici koalisyonuna dönüşmüştür.
Bu durum siyaset bilimi açısından tipik bir "de-ideolojizasyon" örneğidir. Siyasal partiler ideolojik omurgalarını kaybettiklerinde, fikir merkezli organizasyonlar olmaktan uzaklaşır ve çıkar merkezli ağlara dönüşürler. Böyle yapılar içerisinde temel mesele artık toplumun hangi kesimlerinin nasıl temsil edileceğinden ziyade parti içi güç dengelerinin nasıl yönetileceği, rant ağlarının hakimiyetinin tesisi haline gelir. CHP'de bugün yaşanan iç iktidar-liderlik savaşlarının, hizip mücadelelerinin ve belediye merkezli rant, güç rekabetlerinin, yolsuzluk ve yozlaşmanın temelinde de bu yapısal dönüşüm bulunmaktadır.
38. Kurultaya kadar devam eden Kemal Kılıçdaroğlu dönemi bu sürecin en kritik evresidir. Kılıçdaroğlu'nun liderliği, CHP'nin katı devletçi-ulusalcı çizgisini yumuşatma girişimi olarak başlamıştır. Muhafazakâr seçmenle 'helalleşmeler' üzerinden diyalog aranması, terör yapılanması meselesinde örgüte müzahir ama düşük tansiyonlu bir dil kullanılması, farklı toplumsal kesimlerle ittifak stratejileri geliştirilmesi, bu dönemin temel özellikleri arasında yer almıştır. Ancak tam da bu uzlaşmacı görünen ama içinde hizipler barındıran yapı, zamanla partinin kurumsal otoritesini zayıflatan bir sonuç üretmiştir. Bu dönemde CHP içerisinde çok sayıda hizip aynı anda varlık göstermiştir. Ulusalcılar, liberaller, merkez veya milliyetçi sağdan transfer edilen aktörler, belediye merkezli yeni elitler, HDP ile yakın ilişki kurulmasını savunan çevreler ve geleneksel Kemalist yapı. Bu süreç kısa vadede seçim ittifakları açısından işlevsel görünse de uzun vadede kurumsal çözülmeyi hızlandırmıştır.
Siyasal partilerin kurumsal çürümesi çoğu zaman ideolojik belirsizlikle başlar. İdeolojik netlik kaybolduğunda liyakat sistemi zayıflar, siyasal sadakat kişisel ağlara bağlanır ve organizasyon giderek profesyonel çıkar alanına dönüşür. CHP'de gözlemlenen temel problem tam olarak budur. Parti içerisinde siyasal yükseliş çoğu zaman düşünsel üretimle değil de güçlü hiziplerle kurulan ilişkiyle mümkün hale gelmiştir. Belediyeler yerel yönetim kurumları olmaktan çıkarak ekonomik kaynak, medya etkisi ve siyasal nüfuz üreten merkezlere dönüşmüştür.
38. Kurultay'a giderken ve sonrası dönemin en görünür ve hatta belirleyici ismi ise Ekrem İmamoğlu olmuştur. İmamoğlu'nun yükselişi, çağdaş siyaset literatüründe "post-ideolojik lider siyaseti" olarak tanımlanan modele oldukça uygun bir örnektir. Burada lider, belirli bir düşünsel hattın temsilcisi olmaktan çok, iletişim kapasitesi yüksek bir marka figürü haline gelir. İdeolojik yoğunluk azalırken kişisel görünürlük artar. Siyaset, programlardan çok duygular üzerinden yürütülür. Medya yönetimi, imaj üretimi ve algı stratejileri kurumsal siyasetin önüne geçer.
Ancak bu model demokratik kurumsallık açısından son derece risklidir. Çünkü lider merkezli siyaset kaçınılmaz biçimde kişisel sadakat ağları üretir. Parti örgütü zamanla düşünce üretim merkezi olmaktan çıkar ve lider çevresinde kümelenen profesyonel kadroların çıkar ve erk aracına dönüşür. İmamoğlu etrafında oluşan medya ilişkileri, danışman ağları, belediye kadrolaşmaları ve ekonomik bağlantılar etrafındaki tartışmalar bu nedenle bireysel polemiklerden ibaret değil CHP'nin geçirdiği yapısal dönüşümün semptomlarıdır.
Daha önemlisi, İmamoğlu'nun 'lojistik' desteği ile Özgür Özel'in genel başkan seçildiği ve şimdi mutlak butlan kararıyla tüm neticeleri ortadan kalkan 38. Kurultay'a dair şaibe iddiaları, partililerce açılan iptal davaları, İmamoğlu'nun diploma skandalı, yolsuzluklar, arınma çağrıları, ihraçlar, çeşitli soruşturmalar ve yargı süreçleri CHP açısından ciddi bir ahlaki meşruiyet krizi doğurmuştur. Elbette hukuki zemin yoksa siyaset olmaz ama toplumsal algı, etik meşruiyet ve sembolik temsil olmadan da hiç olmaz...

3