Ayvaz Dede Şenlikleri için bir grup MTO talebesiyle (MTO'ya en çok emek veren ve en parlak kardeşlerimizle) Bosna'dayız. Aşk-ı Turkuaz'ın sahibi Beytullah Yıldız kardeşimin özverili gayretleri, Önder Piyade ağabey ile Enver Kaya ağabey ve eşi Türkan Hanım'ın katkılarıyla bu seyahate çıktık. Başçarşı'yı mesken tuttuk. Türkiye'de, İstanbul'da bile olmayan Osmanlı ruhunun her bakımdan en mükemmel örneğinin her karışıma sirayet ettiği Başçarşı.
Dün Srebrenitsa'daydık. Bugün (pazar günü) Ayvaz Dede için Saraybosna'dan Travnik'e geçiyoruz.
Seyahatimize ilgili güzel yazılar yazdı arkadaşlar. Onları paylaşmak istiyorum sizlerle burada. İlk yazı, Rumeysa Çetin ile Zehra Gündoğdu kardeşlerimizin ortak metni. Düşünmeye kışkırtıcı, leziz bir metin bu. Zihin açıcı okumalar ve seyahatler...
POÇİTEL: BAŞLANGIÇ VE SAMİMİYETİN SINIRI"Tercih ettiklerimiz ve reddettiklerimiz, isyan ettiklerimiz ve eminlik duyduklarımız arasında kendimizi/ kimliğimizi oluşturduğumuz yollar."
Bilgece bir ikazın gölgesinde başlıyor yolculuğumuz. Adımımızı attığımız bu topraklar, sadece coğrafi bir haritadan ibaret değil; burası inanılan değerler uğruna ödenen bedellerin coğrafyası. İsmet Özel'in o sarsıcı tespiti yankılanıyor kulaklarımızda: "İslam için ölmeyi göze alana Türk denir." Burada "Türk" olmak bir ırkın değil, bir duruşun, bir aidiyetin ve sarsılmaz bir imanın adıdır.
Bosna-Hersek'te geçirdiğimiz ilk gün, bu duruşun izlerini her taşın altında, her suyun akışında bize fısıldıyor.
Yol boyunca yanından geçtiğimiz Jablanica Gölü, sanki büyük Bursa, minyatür bir Karadeniz gibi selamlıyor bizi. Yeşilin ve mavinin bu muazzam uyumu, ruhumuzu bir sonraki durağa hazırlıyor.
"Bihaç'ın Bosna'nın, Belgrad'ın, bütün Rumeli'nin kilidi, Poçitel'in ise Hersek'in kilidi olduğu belirtilmiştir."
Kasaba, Adriyatik denizinden Balkanlar'ın içlerine doğru giden ana yola yüksekten bakan, zemini kayalık bir kütlenin üzerinde küçük bir kalenin eteklerinde kurulmuştur.
Biz, o taştan kalbiyle serhadde duran Poçitel'i bu mukaddes yürüyüşün ve ruh nizamının bir başlangıcı addederek; Roma'nın mağrur ve düz mermer yollarına, insanı her adımda nefsiyle yüzleştiren o yuvarlak taşların felsefesini sermeye niyet ettik.
Öyle ki, Sezar›ın kibrini barındıran o kadim şehre girdiğimizde başımızı dik tutan şey zaferin gururu değil; bizi Poçitel'den itibaren o yuvarlak taşlar üzerinde başımız önde, edeble yürüten; sınırların sırrını keşfetmek, hakikati anlayıp hakikatle var olmak adına sınır ötesine taşıyacağımız o sarsılmaz sancaktır.
ADEM'E UNUTTURULAN İNSANLIK: KESİLEN ELİN YAZAMADIĞI GERÇEK
-"Yazar olacağım, şair olacağım. Büyüyünce yazar olacağım, şair olacağım ve bize yaşattığınız tüm bu vahşeti, bu gaddarlığı herkese anlatmak için yazacağım. Dünya ne yaptığınızı duyacak."
-"Peki, hangi elinle yazıyorsun"
Adem, gururla; "Sağ elimle."
Söz bitti.
Barbarlık, geleceği ve hakikati yok etmek için bir kez daha baltasını indirdi. Ve Adem'in sağ eli, dirseğinin hemen altından acımasızca kesildi.
O zaman Adem acının ve direnişin ölümsüz bir sembolü olarak kalacaktı.
Sağ eliyle yazamadığı o büyük romanı, Poçitel'de kurduğu "Adem'in Çay Ocağı" ile bir ömür boyu yaşatacak, o dükkana gelen her misafire bir diriliş, bir hafıza tazeleme mekanı olacaktı. Çünkü çay ocağı; irfandı, sohbetti, köklere tutunmaktı. "Elimi kestiniz ama ruhumu susturamadınız" demenin mekâna bürünmüş haliydi.
Yıllar geçti, silah sesleri sustu. Ancak savaş meydanında canını ortaya koyanların çocukları ve torunları, bu kez vitrinlerin, konforun ve "Avrupalılaşma" sevdasının kurşunsuz savaşıyla karşı karşıya kaldı. Günümüz Müslümanının içine düştüğü o büyük "devşirilme" girdabı, Adem'i de, onun o kutsal direniş mekanını da yuttu.

14