Ayvazdede Şenlikleri için bir grup MTO talebesiyle çıktığımız Bosna seyahatimize dâir izlenimlerimizi sizlerle paylaşmaya devam ediyorum.
Seyahat yazısını, tefekkür metnine ve çabasına dönüştüren makaleler bunlar.
Benzersiz bir tad ve lezzet alacağınız metinler.
Zehra Gündoğdu ve Rumeysa Çetin kardeşlerimizin birlikte kaleme aldıkları bu ikinci makalelerinde Mostar şehri ve köprüsü üzerinden güçlü bir medeniyet okuması yapıyor ve esaslı bir medeniyet tasavvurunun nasıl geliştirilebileceğinin ipuçlarını veriyorlar.
Seyahatimizle ilgili güzel yazılar yazdı diğer talebelerimiz de. Onları da peyderpey paylaşmak istiyorum sizlerle burada.
MTO'da yetişen talebenin kalibresini, çapını, "benzersizliğini" bu nefis makaleler çok güzel ele veriyor.
Dualarınızı, desteklerinizi eksik etmeyin lûtfen.
Şimdi sizleri Rumeysa ile Zehra kardeşimizin nefis metniyle başbaşa bırakıyorum. Zihin açıcı okumalar ve seyahatler...
GEÇMİŞİN İZİNDE, GELECEĞİN PEŞİNDE: BOSNA-HERSEK
Yıllar önce canlarıyla, mallarıyla ve inançlarıyla bedel ödeyenlerin arkalarında bıraktığı en dilsiz ama en gür sesli şahitlerdir duvarlar. Taş, doğası gereği soğuktur derler; oysa Bosna'da taşlar gözeneklidir, acıyı ve hafızayı içine çeker.
Bugün ne o kurşunu sıkan parmaklar ortadadır ne de göğsünü o kurşunlara siper eden pak kalpler. Lakin her ikisinin de izi, zamanı dondurmuş gibi ilk günkü keskinliğiyle durur karşımızda. Kurşun delikleri taşın kalbine açılmış yaralardır; o yaralardan içeri süzülebilenler, dışarıdaki izlerin arkasında saklanan o asil ve sarsılmaz ruhu görürler.
Önünden sıradan bir sokakmış gibi geçip gittiğimiz o yapılar, aslında mimarinin ötesinde birer sessiz tarih felsefesidir.
TAŞIN VECDİ, NERETVA'NIN HAFIZASI
Mostar'ın Osmanlı mirasıyla yoğrulmuş sokaklarında yürürken, Yahudilere ait o tek parça araziye çarpar gözünüz. Fiziksel olarak boş, belki de ilk bakışta terk edilmiş gibi görünen bu toprak parçası, aslında bir anlamlı boşluktur. Kimse oraya dokunmaz, dokunamaz.
Sınır, sadece işgali engellemek için çekilen bir tel örgü değildir; hiçbir mimari ihtişamı olmasa bile o arazinin bir "adı" vardır. Ve biliriz ki, adını korumak, kimliğini ve hafızanı korumaktır.
Bizler için buradaki ince mana şudur: Adı olan yerin anlamını yitirmemesi için, adalet sınırlarından tek bir harf bile eksiltmemek; o mukaddes sınırlara haricî hiçbir yabancı gölge düşürmeden, içeriye haksız tek bir adım dahi attırmamak gerekir.
KİBRİN DİKEY GÖLGESİ, İRFANIN YATAY AYDINLIĞI
Mostar'da Güneydoğu Avrupa'nın en yüksek çan kulesi olarak göğe uzanan Barış Katedrali, 107 metrelik boyuyla şehre bakar. İlk olarak 1866'da bir Osmanlı eseri olarak inşa edilen bu yapı, savaşın o karanlık yıllarında tamamen yıkılmış, 2000'de ise "barış" adına yeniden yükseltilmiştir. Ancak bu kulenin dikey kibirle tasarlanan yüksekliği, şehre bir dostluk elinden ziyade jakoben bir psikolojik bildiri gibidir: "Bizim gölgemizde yaşayacaksınız."
İşte Bilge Adam Aliya İzzetbegoviç›in o ince dehası ve sarsılmaz imanı tam da bu dikey dayatmanın karşısında bir ışık gibi parlar:
- "Nereye haç dikerseniz dikin, hilalin aydınlığında yaşaya-caksınız."
Bu söz, mimarî bir üstünlük yarışına girerek daha yüksek kuleler dikme acziyetine düşmeyen, aksine hilalin o her şeyi kuşatan, mütevazı ama ulaşılamaz yatay aydınlığına sığınan bir irfandır. Gölgeler geçicidir, hilâlin ışığı ise bâkî

13