Ramazan Ayı boyunca Anadolu'ya açıldım. Her gün bir şehirde iftar yapıyorum MTO talebeleriyle, Anadolu'nun masum çocuklarıyla birlikte. Gündüzleri de başta Fen liseleri olmak üzere en iyi liselerde, proje okullarında kalıcı iz bırakan, konferans sonrasında tarihî olarak değerlendirilen, genç çocuklarımıza hayatlarında görüp görecekleri benzersiz ve leziz bir beyin fırtınası ve entelektüel ziyafet yaşatan konferanslar veriyorum.
BİTMESİN İSTEDİĞİMİZ KONFERANSLAR...
Konferanslar hem öğrenciler üzerinde hem de öğretmenler üzerinde o kadar etkili oluyor ki, neredeyse bütün okullarda konferans bittikten sonra bazı çocuklar yanıma yaklaşıp "hocam gitmeyin!" diyorlar!
Ben de "gene gelirim inşallah" diyerek ayrılıyorum istemeye istemeye, üzüle üzüle o gencecik pırlanta gibi çocuklardan...
Bazen günde 6-7 program yaptığım oluyor. Arkadaşlar, "hocam çok yorucu ve yıpratıcı olmuyor mu" diye soruyorlar!
Yorucu ve yıpratıcı olmamasına dikkat etmeye gayret ediyoruz ama sonuç çok muhteşem olunca, çocukların her birinin gözünün içine baka baka konuştuğum için kalplerini fethetmeye ve zihinlerini ateşlemeye çalıştığım için, dahası bunun gerçekleştiğini her çocuğun gözünde gördüğüm, çocukların aldıkları lezzetten adeta uçtuklarına tanık olduğum için üzerimde hiçbir yorgunluk, yıpranmışlık emaresi hissetmiyorum.
Burada şunu da ıkına sıkına da olsa söylemek istiyorum: 10 bini aşkın, 12 bin civarında konferans verdim okullarda, liselerde ve üniversitelerde. Okullarda verdiğim konferanslardan bir kuruş para almadım.
Bu işler parayla olmaz.
Çocukların yüreklerine dokunabiliyorsak, zihinlerini ve kalplerini fethedebiliyorsak biraz bu sebeple olsa gerek bu. Samimiyet, istikamet ve ehliyet. Temel Kur'ânî ve Nebevî ölçütümüz bu çünkü.
Samimiyet bütün kapıları açıyor.
Çocukların diline, dünyasına ve dünyasına vukûfiyet çocukların konferansı pür dikkat dinlemesini sağlıyor.
Dahası her konferanstan önce okul yöneticilerine mutlaka her öğrenci konferansa defter, kâğıt ve kalemle gelsin, kâğıtsız ve kalemsiz geleni içeri almıyoruz, diye bildiriyor arkadaşlar.
Konferans başlamadan önce öğrencilerden defter, kâğıt ve kalemlerini kaldırarak fotoğraflarını çekince işin boyutu ve çehresi değişiyor: Çocuklar da, yöneticiler ve öğretmenler de bu leziz fikir fırtınasına zevkle ve iştahla iştirak ediyorlar!
Konferanslarda Picasso'yu anlatıyorum sadece. Picasso üzerinden karşılaştırmalı sanat tarihi, düşünce tarihi, medeniyetler tarihi anlatıyorum ve başımıza ne geldiğini göstermeye çalışıyorum ülke olarak, bölge olarak ve insanlık olarak...
"Gölge misin, gerçek mi" diye sorarak başlıyorum konferansa kendi yazdığım ve her yerde konuşmalarıma, derslerime, konferanslarıma öyle başladığım besmele, hamdele ve salveleden sonra. Önce "tartışın kendi aranızda" diyorum. 3-4 dakika inanılmaz, lezzetli bir müzakere ve münazara manzarasına şahit oluyoruz her yerde...
Sonra, çocuklardan en parlak olanlarını ve en sıkılgan, çekingen olanlarını teker teker sahneye alıyorum alkışlarla.
Sahneye bir masa, masanın etrafına da sandalyeler yerleştiriyoruz... Çocukları teker teker sahneye alıyoruz alkışlarla... Ve orada çocukların tam kalbinin, yüreğinin, gözbebeklerinin içine bakarak, gözlerinin, yüreklerinin ve yüzlerinin gülmesini sağlayarak özgüvenlerini geliştirmeye ve pekiştirmeye çalışıyoruz böylelikle.
En zeki çocukları "şak!" diye tanıyorum gözlerinin içine bakar bakmaz. İnsan sarrafı olduk denir ya. Ben de "zeki insan sarrafı" hatta "deha / dahi sarrafı" oldum diyorum.

6