Oyunun yeniden kurulan sahnesi
27 Mayıs'tan 15 Temmuz'a kadar uzanan 'vesayetçi darbe oyunu', halk hafızası ile kırıldığını söyleyen yazı, gerçekten de tarihsel benzerlikler kaçınılmaz mıdır yoksa seçici anlatı mı?
Yazar, 1982 doğumlu neslin çocukluğunda dedelerinden duyduğu 27 Mayıs darbesini, Erdoğan'a karşı yapılan benzer müdahalelerin mirasıyla bağlantılandırıyor. Menderes'in halk tarafından seçilip vesayetçi sistem tarafından yargılanıp idam edilmesinin, 2016'da halkın tankların önüne çıkmasıyla tamamlandığını iddia ediyor. Ancak bu tarihsel parallelizm, iki dönemin toplumsal, siyasal ve hukuki koşullarındaki köklü farklılıkları göz ardı etmekle mi ilgilidir?
Doğduğum yıl, 1982. Darbe sonrası sessizliğin, herkesin birbirine fısıltıyla konuştuğu, siyasetin adeta yasak bir meyve olduğu yıllar. Oysa sessizliğin içinde, bir önceki kuşağın hâlâ kanayan bir yarası vardı: 27 Mayıs. Babalarımızın anlatmadığı, gazetelerde yazılmayan, ama evlerin duvarlarına, sokakların taşlarına, toprağın altına işlemiş bir hikâye. Ben bu hikâyeyi, çocukluğumda dedelerimin köy odalarındaki fısıltılı sohbetlerinden, kenarı yanmış gazete kupürlerinden, radyolardan gelen resmî ve soğuk sesin yankılarından duyarak büyüdüm. Ama asıl öğrendiğim, 27 Mayıs'ın sadece bir tarih olmadığıydı. Bir oyundu. Bir kumpastı. Ve o oyun, yıllar sonra, benim yetişkin olduğum yıllarda, aynı sahnenin üzerinde, aynı dekorlarla, sadece oyuncular değişerek yeniden sahneleniyordu.
1950'li yılların Türkiye'sini düşünün. Savaş sonrası yorgunluğu, yokluğu, çok partili hayata geçişin heyecanı. Demokrat Parti, CHP'nin tek parti tahakkümüne karşı halkın kalbine dokunan bir sesle iktidara geliyor. Adnan Menderes, kendi topraklarını çalışanları arasında bölüştürerek üzerlerine tapu ettirmiş, Ege'nin bereketli topraklarından çıkmış, dünyadaki tek 'toprak beyi'. Halkın içinden biri. On yıl boyunca, Anadolu'nun her kasabasına yol götürüyor, traktörler dağıtıyor, camileri açıyor, ezanı Arapçaya çeviriyor, halkın bastırılmış sesini devletin kürsüsüne taşıyor. Ama işte o an, birileri için tehlike çanları çalmaya başlıyor. Çünkü Menderes, bir yandan iktidarda bir yandan da halkın gönlünde taht kuruyor. On yıl boyunca sandıktan sandığa koşuyor, her seçimde oyunu artırıyor. Ve bu, laik, bürokratik, vesayetçi zihniyet için dayanılmaz bir hale geliyor.
O yıllarda, Menderes'e yapılanları bugünün gözüyle okumak, tüyler ürpertici bir benzerliği gözler önüne seriyor. 6-7 Eylül olayları... Bir gecede, İstanbul'un Rum azınlığına yönelik yağma ve tahribat. Sonra soruşturmalar, "hükümetin parmağı var mı" tartışmaları. Özellikle CHP ve muhalif çevreler tarafından "diktatörlük", "yolsuzluk", "gençleri öldürüp kıyma makinelerine atma" ve "gayrimeşru bebek davası" gibi çok ağır iftiralar. Bu iftiralar, halkı kışkırtmak ve askeri müdahaleye zemin hazırlamak için kullanılmış. Asıl amaç, Menderes'i zayıflatmak, itibarını sarsmak. Menderes, halkın sevgisiyle ayakta durmaya çalışırken, sistem ona "Ya bizimle olacaksın ya da yok olacaksın" diyor. Sonra 27 Mayıs geliyor. Askerler Ankara'nın soğuk sabahında meydanlara iniyor. Radyodan o boğuk, resmî ses: "Türk Silahlı Kuvvetleri, idareyi bütünüyle ele almış bulunmaktadır." Ardından Yassıada. Bir adada kurulan mahkemeler. Deliller mi Deliller yok, kanaatler var. Radyolar her gün bu mahkemenin nabzını tutuyor, gazeteler manşetlerinde idamı fısıldıyor. Menderes, halkın gönlünde taht kurmuş bir lider olarak yargılanıyor. Ve sonra... İdam.
İdam edilen bir insan, bir dönem, bir umut. Halkın sandıkla yazdığı tarihin üzerine silinmez bir leke sürülüyor.
Ama tarihin garip bir cilvesi var. İdam edilen bedenler toprağa düşerken, temsil ettikleri ruh asla ölmüyor. O ruh, Anadolu'nun her kasabasında, her cami avlusunda, her tarlada, her fabrikada yaşamaya devam ediyor. 27 Mayıs'ı yapanlar, Menderes'i idam edenler, onun yolunu kapatmak istediler. Ama kapattıkları yol, halkın kalbinde açtıkları bir yaraydı.
O yara, nesilden nesile aktarıldı. Benim çocukluğumda, babalarımız yarayı taşıyordu. Biz o yarayı, kitaplarda yazmayan tarihten, fısıltılardan, suskunluklardan öğrendik.
Sonra 2002 geldi, 3 Kasım. Halk, sandık başında yine içinden birini seçiyordu. Recep Tayyip Erdoğan. Adnan Menderes gibi, o da halkın içinden geliyordu. O da, tıpkı Menderes gibi, vesayetçi sistemin tahakkümüne karşı halkın sesini temsil ediyordu. Ve tıpkı Menderes'e yapıldığı gibi, ona da aynı oyunlar oynanmaya başlandı. 28 Şubat sürecinde, Siirt'te okuduğu şiir yüzünden hapse atılması, siyasi yasak getirilmesi... Sistem, "Sen de Menderes gibi olacaksın" diyordu. Ama bu kez farklı bir zaman vardı. Bu kez, halkın hafızası daha güçlüydü. Bu kez, oyunlar bozuluyordu.
2007'de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 367 krizi, e-muhtıra, Mit krizi ve sonra 15 Temmuz gecesi... Tanklar yine meydanlardaydı, ama bu kez halk tankların önündeydi. 27 Mayıs'ın karanlık sahnesi, bu kez halkın göğsüyle yeniden yazılıyordu.
O gece, 15 Temmuz 2016'da ben İstanbul'da, Boğaz Köprüsü'ne doğru koşan kalabalığın içinde olmak isterdim. Şahadet parmağım havada, ağzımda tekbir, gözlerimde yaş. O gece, tarihin bir yerlerinde, 27 Mayıs sabahında Ankara'da askerlerin önünde donup kalmış, ne yapacağını bilememiş kalabalığın ruhunu hissettim. Ama bu kez, halk susmuyordu. Bu kez, halk korkmuyordu. Çünkü hafıza, en büyük silahtı. Dedelerimizin fısıltıyla anlattığı karanlık, bizim için bir ders olmuştu. Menderes'in bedelini ödediği oyunlar, artık tutmuyordu.

6