"İyilik" ve "kötülük" tasavvuru ve "Osmanlı Ruhu"

Özgün bir Osmanlı Ruhu kavramlaştırması yapmış ve bu çerçevede birkaç yazı yazmıştım. MTO Azerbaycan Temsilcimiz Vuqar Azizov kardeşim, bu yazılardan ilhamla muhteşem, derinlikli, leziz yazılar yazmış.

Hoca-talebe ilişkisini, müşterek fikir üretimine dönüştüren bu duruma özenle dikkat çekerek Vuqar kardeşimin tasavvuf düşüncesinden -özellikle de İbn Arabî ve Gazâlî'den- beslenerek zihin açıcı bir derinlik kattığı yazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bu yazılar, Türkiye-Azerbaycan hattında verimli bir düşünce köprüsünün inşasının mütevazi ama uzun soluklu temellerini de atan ve Ehl-i Sünnet fikriyatının Türk dünyasında kök salmasının ilk kurucu örneklerini de oluşturan çok anlamlı ve çok katmanlı yazılar.

Zihin açıcı okumalar…

***

Tarih çoğu zaman iyilikle kötülüğün açık bir savaş alanı gibi anlatılır: iki karşıt güç, iki ayrı cephe, biri galip gelir, diğeri mağlup olur. Bu anlatı, modern zihnin sevdiği çerçevedir; çünkü çatışmayı merkeze alır ve meseleleri basitleştirir. "İyilik" ve "kötülük" anlayışını doğru anlamak gerekiyor.

Medeniyetler, özellikle köklü olanlar, bu kadar düz bir zeminde kurulmaz. Bazı medeniyetler vardır ki, kötülüğü yenerek değil, ona ontolojik bir ağırlık yüklemeyerek ayakta kalır. Kilit nokta burasıdır...

İyilik, bir savunma refleksi olarak görülmüyor kadim medeniyetlerde. Varlığın aslî ilkesidir. Burada «kötülük», modern anlayıştan farklı olarak bağımsız bir güç olmaktan çıkarak, insanın imtihanını derinleştiren sınır hâline gelir.

İslâm düşünce geleneğinde iyilik, varlıkla özdeştir; kötülük ise müstakil bir varlık değildir. Noksanlığın, kopuşun ve yön kaybının adıdır. Bu bakış açısı, iyilik ve kötülüğü eşit iki cephe olarak görmez; birini merkez, diğerini arıza kabul eder. Medeniyet dediğimiz şey de tam burada başlar: hangi ilkenin merkeze alındığı, hangisinin sınırda tutulduğuyla.

İyiliğin merkezde olduğu bir dünyada kötülük, düzen kuramaz, yalnızca imtihan vesilesi olur. Kötülüğün merkeze yerleştiği bir dünyada ise iyilik, bir erdem olmaktan çıkar, bir direniş biçimine dönüşür.

Osmanlı'yı bu çerçevede okuduğumuzda, karşımıza çıkan tablo bir imparatorluk ihtişamı ya da tarihî başarılar listesi yanılgısıdır. Osmanlı, iyiliği varlık ilkesi hâline getiren bir medeniyet tecrübesidir. Kötülük bu dünyada da var; ama bir varlık olarak değil. Meşrutiyetini iyilikten adaletten ve nizamdan alan bir yapı içinde kötülük, düzen kurmaz, düzeni sınayan bir unsurdur. Ne zaman ki kötülük, imtihan olmaktan çıkıp anlam üretmeye, meşruiyet kazanmaya ve ayrı bir kabul görmeye başlar; işte o zaman medeniyet çözülmeye başlar. İyilik ve kötülük anlayışını doğru yerine konumlandırırsak Osmanlı ruhu önümüze ışık tutacaktır. Işık tutmamasındaki esas sebeplerden biri de bir hayaletle çatışmamızdan kaynaklanıyor. O hayalete de hayali bir kötülük tanımlaması vermişiz. Osmanlı nezdinde bunu okuyarak geleceğin şifrelerini yakalayabiliriz.

Mesele, bir devletin yeniden kurulup kurulamayacağı değildir. Asıl mesele, iyiliğin yeniden merkez olduğu bir varlık ve hayat tasavvurunun mümkün olup olmadığıdır. Çünkü geleceğin medeniyeti kötülüğü yenmekle kurulamaz, iyiliği ontolojik bir zemin hâline getirerek inşa edilecektir.

Meselenin çözülemez anahtar yerleri burasıdır: iyilik ve kötülük. Bugün bunu İslâmî bakış açısından mı anlıyoruz yoksa modern zihniyet kalıbından mı

İSLÂM'DA İYİLİK VE KÖTÜLÜK ANLAYIŞI-VAHDET

İyilik, Varlıkla özdeştir. Kaynağı Mutlak Varlıktır. Aslîdir, kurucudur. Varlık, İslâm metafiziğinde hayrın kendisidir. Kötülük ise müstakil bir varlık olmaktan daha çok eksikliktir. Noksanlık, mahrumiyet, kopuştur. Dolayısıyla şer yaratılmaz, varlıktaki kopuşta ortaya çıkar.

Âlem, Mutlak Varlık›a nispetle mümkün ve sınırlı olduğu için noksandır. Bu ayrılık, ontolojik değil, nisbet farkıdır. Bu bakış açısından İslâm düşüncesinde âlem Allah'tan kopuk değildir. Çünkü onun tecellisidir. Ama bu tecelliden dolayı eksiktir ve Allah'a muhtaçtır.